Aşağıdaki yazıyı ben yazmış olmak isterdim; lakin benim yazım değil, ama öylesi söylemek istediklerim ki o yüzden blog'a koymaya ve bir çok insana ulaşmasını istedim. Son zamanlarda ülkemizde yaşananların bir anlamı olmalı öyle değil mi? Hepimizin farketmesi aydınlanması ve ona göre hareket etmesi için bir mesaj olmalı bu bize....
Yazı uzun ama bence çok keyifli.... Hızlı okuyorsanız 2 dakikanizi yavaş okumayı seviyorsanız 10 dk alıcak bir yazı bu vakiti ayıranlara müteşekkirim.
Sevgilerimle
Tuten
*******************
"Aptallar sürüsü,
koyunlar, gerizekalılar, salaklar, makarna kömüre vatan satanlar..." lar
lar lar... Şimdi sizin karşınıza geçip ben bunlardan birini söylesem,
vereceğiniz tepki "Haklısın ya. Ben aptalın tekiyim. Makarna kömüre sattım
bu ülkeyi. Ne olur bana yol göster, ne yapmam gerekli" mi olur. Yoksa
yumruklarınızı sıkıp, bana sözel veya fiziksel saldırır mısınız? Önceki
tavrınızdan vaz mı geçersiniz; yoksa ona daha mı sıkı sıkıya sarılırsınız? Peki
benim bu sözlerim size ışık mı tutar, yoksa karanlık bir öfkeyi mi yansıtır?
Varlığımın özünden mi gelir, yoksa varlığımın karanlık tarafından mı? Böyle davrandığımda
size bir davranış değişikliği yaratabilir miyim, yoksa öncekine göre daha mı
tutucu olursunuz?
Eğer yanıtınız "Evet ya benim aklım böyle başıma gelir" ise önce bu
lafların hepsini size söylüyorum bunu bilin. Hem de böyle tükrükler saça saça...
Yoo kızamazsınız, çünkü kabul ettiniz. Ha ben de oturup çatır çatır yiyeceğim
bu klavyeyi bu arada. Ama yanıtınız "Siktir git başımdan Hasan" ise
hah o zaman yazıya devam edelim...
*****
Atatürk'ün en sevdiğim sözlerinin başında, halkı için kullandığı "Ah benim
sevgisiz bırakılmış halkım" gelir. Atatürk, gerçekten halkını sevdi
herhangi bir ayrım yapmadan. Halk da bunu gerçekten hissettiği için onu sevdi
ve onunla birlikte yürüdü. Canlıların en temel özelliğidir bu, sevgiyi
hissederler. Enerjiyi hissederler. İnsanların diğer canlılara göre dezavantajı,
avantajı gibi görünen düşünme yetisidir. Özdeki ruhsal varoluşun katıldığı
düşünce insanı genişletebilir, ama safi düşünce egoyu yaratır. Egolar duyuları
çok köreltebilir ve bazen algılama hususunda sıkıntı yaşatabilir, ama yine de
insan karşıdaki kişinin samimiyetini algılar... İşte Atatürk, Osmanlı zamanında
en aşağı teba olarak görülen ve ezilen Türk halkını gerçekten sevdi ayırt
etmeden ve halk da onu...
İşte bu bağlamda Atatürk'ün yolundan yürüdüğünü, aydınlığın meşalesini
taşıdığını söyleyen insanların, kendisi gibi düşünmeyen, kendisinin istediği
gibi davranmayan insanlara sövüp saydırması, dalga geçmesi, alay etmesi...
aydınlığa, bu ülkeye ne kadar hizmet eder burası soru işareti. Ayrıca bu tavırların
bir davranış değişikliği yaratmasını nasıl bekleyebiliriz ki?
*****
Peki hiç mi kızmayacağız, sinirlenmeyeceğiz, öfkelenmeyeceğiz, hayal kırıklığı
yaşamayacağız? Bunlar gayet insani duygulardır. İnsani duygulardır da hepimizin
iki boyutu vardır: İnsani boyutu ve varlıksal boyutu. Varlıksal boyutumuzu
keşfetmediğimiz sürece, insani olarak yaşayıp gidebiliriz. Kızarız,
öfkeleniriz, mutluluk, haz tatmin peşinde koşarız, dış dünyada olup bitenler
tüm her şeyimizi belirler. Kazanırsak mutluyuzdur, kaybedersek mutsuz;
isteğimiz olursa güleriz, olmazsa ağlarız... Yaşamımız böylece akıp gider. Bir
rüzgar gelir o yana atar, diğeri gelir öbür yana. Hallaç pamuğu gibi savrulur
dururuz ki zaten dünyanın çok büyük çoğunluğu aynen böyle yaşar gider.
Varlık boyutumuzu keşfedersek ise evet, ilk başlarda yine benzer duyguları
yaşayabiliriz; kızarız, öfkeleniriz, sinirleniriz, haz ararız, mutlu oluruz vs.
fakat bu sefer insani boyutumuzun bu duygularını bir adım geriye çekilip
gözlemleyebiliriz. Neden bu kadar sevindim, neden bu kadar üzülüyorum, bu kadar
öfkeliyim, dellendim vs. Hepsini bir adım geriye, yani varlık boyutumuza
çekilip gözleriz. Gözlemek, bu duyguların temeline götürür ve temeldeki
inançları ortaya çıkartır. Temel inançları fark ettiğimizde ise bunların hepsinin
temelsiz olduğunu, birer illüzyon olduğunu görürüz. İllüzyonu görmek onu
ortadan kaldırır. İnsani boyutu varlıksal boyuta bağlar. Varlıksal boyuta
bağlandığınızda ise dışarıda olup bitenler sizi ancak bir gölün üzerindeki
dalgalanmalar gibi etkiler. Dışarıda rüzgar varsa gölün düzeyi dalgalanır; ama
göl olduğu gibi yerinde durur. Bizim varlıksal boyutumuz ise gölün kendisidir.
İşte aradığımız huzur, gölün kendisi olduğumuzu fark ediştedir. İllüzyonlar ise
gölü işaret eden tabelalardır. Tabelaların görüp, izleyip, yanından geçer
gideriz ve karşımızda gölü buluruz. İnsani boyut ve varlıksal boyut işte böyle
birbirine bağlanır.
*****
Yaşadığımız, deneyimlediğimiz her şey ama her şey spiritüeldir. Çünkü arkasında
spirit, yani ruh, yani varlık vardır. İllüzyonlar ise o varlığı işaret eden
tabelalar. İşte bu günlerde de bizlere sayısız tabela yolluyor evren. Dellenip
dellenip duruyoruz. Dellenmemizi takip edersek de muhteşem bir hazine bizleri
bekliyor halbuki farkında değiliz.
"Eee peki Hasan'cım, diyelim takip ettik. Bu neyi değiştirecek ki? Ülke
yine tehdit altında değil mi? Hırsızlıklar, haksızlıklar almış başını gitmiyor
mu? Karanlık bir gelecek bizi beklemiyor mu? Oturup böyle eeee şeklinde yan
gelip yatalım mı yani varlık diye diye…” itiraz edecektir bir yanınız.
Tanıştırayım sizi, o sizin zihniniz. Yani illüzyonunuz, yani eğer takip
ederseniz sizi varlığınızla tanıştırma potansiyeli taşıyan parçanız… Elbette ki
dünyada yapmamı gerekeni yapacağız. Söylediklerim yan gelin yatın demek değil.
Fakat eylemlerimiz neye hizmet ediyor? Karanlığa mı, illüzyona mı, ayrıştırmaya
mı; yoksa birleşmeye mi, varlığı yaşamaya mı, aydınlığa mı? Varlıkla atılan
adımlar, realiteyi değiştirir; ruhunuzdan öyle bir ışık yayılmaya başlar ki
diğer kardeşlerimiz gelip sormaya başlarlar “Sende bir güzellik var, ama ne?
Bunu bana öğretir misin?” diye. Zaten bir insan sizden talep etmediği müddetçe
ona bir şeyler anlatamazsınız, aktaramazsınız, öğretemezsiniz. Ama eğer onun
böyle bir talebi varsa, ona yolu aktarabilirsiniz. Talebi yaratacak olan da
sizin onu zorlamanız, itelemeniz, ötelemeniz değil, içinizdeki varlığın; gölün
güzelliğini yansıtabilmenizden geçer. Ama siz gidip karşınızdakileri
zorluyorsanız, öteliyorsanız, iteliyorsanız hakaret ediyorsanız, dalga
geçiyorsanız ve bunu “aydınlık” için yaptığınızı iddia ediyorsanız, maalesef
yanılıyorsunuz. Siz illüzyonunuzun etkisi altındasınız, mesajları
görmüyorsunuz, duymuyorsunuz ve illüzyon tabelasının önünde öylece bağdaş
kurmuş oturuyorsunuz. Hareketsizliğinizden bir değişim ortaya çıkmadığı ve
dünyanın sizin için beklediğiniz şekilde değişmediğini gördüğünüz için de daha
da sinirlenip, sövüyorsunuz etrafa… Bu, bizleri aydınlığa götürmez, ilerletmez,
yaşamlarımızı güzelleştirmez…
*****
Bazı özel zamanlarda evrensel plan, karanlığın derecesini o derece arttırır ki
insanlar içlerinden yayılan ışığı keşfedebilsinler ve bir araya gelip daha da
büyük ışıklar yayabilsinler. İşte yaşadığımız günler de böyle özel zamanlardan
ve muazzam potansiyel taşıyor hepimiz adına. Şu anda kızıyorsanız kızın,
küfretmek istiyorsanız küfredin de, hatta gidip bir odaya girin yastıkları
tekmeleyin, bağırın, çağırın, kusun içinizdeki birikmişi. Sonra sakinleşince
duygularınızı gözleyin. İzleyin kendinizi… Fark edeceksiniz ki evet, kendinizi
gözleyebiliyorsunuz. Duygularınızı takip edebiliyorsunuz. Eylemlerinizin
ardılını görebiliyorsunuz. Eee peki o zaman bunlar gözlemlenebilir
hareketlerse, gözleyen kim? İşte gerçek sizsiniz… Tüm yaşam sürecinin ardındaki
bilinç… Varlık… Ben kimim sorusunun yanıtı… “Bir ben Ben var benden içeri”
sözündeki Ben… Gölün kendisi…
Bunu bir kere fark ettiğinizde ise hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve günden
güne değişecek yaşantınız, yaşantımız… Artık eylemlerimiz nereden rüzgar eserse
durumundan çıkıp, yaratıma dönüşecek. Evet, yine dünya üzerinde çalışacağız,
gerçekleştireceğiz, yürüyeceğiz… Evimize kapanmayacağız ya da bir tapınağa
gidip münzevi olmayacağız. Fakat bu sefer bambaşka bir bilinçle, bambaşka bir
farkındalıkla hareket edeceğiz… Ve bizimle yürüyen insanlar belirmeye
başlayacak çevremizde… Kolkola gireceğiz, yürümeye devam edeceğiz. Yolda
kendini yere kapamış, ağlayan, çökmüş kalmış, hiçbir algısı kalmamış
kardeşlerimizi de göreceğiz. Kimisi katılacak yürüyüşümüze, kimisi şimdilik ben
almayayım diyecek, kimisi görmeyecek bile… Hepsine gülümseyeceğiz…
Saygılarımızı ve sevgilerimizi sunup yolumuza devam edeceğiz… Daha nice kolkola
girmiş insanlarla, gruplarla karşılaşacağız ve onlarla da bütünleşip daha da
büyüyecek yürüyüşümüz… Bir gezegen de böyle değişir işte…