15.04.2014

Kanatlarını Taktın ve Uçtun



Aren bugün itibariyle tam 2,5 yaşında; dün akşam kendi isteği ile odasına geçti ve orada yattı. Doğduğundan beri bizim odamızda kendi yatağında yatıyor ve bu bizi inanılmaz mutlu ediyordu; herkes belki de en çok biz halimizden memnunduk. Onu görerek uyumak, nefesini yanağında hissetmek, gözünü açar açmaz onu görmek, o gözünü açar açmaz üzerine atlaması ve seni uyandırması, hepsi bizim için büyük keyifti. 

Elbette bir gün odasına geçecekti, bunu ona anlattık; anlatırken hep istersen dedik, istediğinde dedik. İstediğinde sen de odana geçebilir ve orada uyuyabilirsin. Bir süredir ben odamda uyayacağım, bana yeni  yatak alacaksınız di mi gibi cümleler söylüyordu; geçtiğimiz haftasonu ise son derece kararlı biçimde; ben zaten odamda uyurum ki, ben zaten odamda uyumak istiyorum ki gibi cümleler kurmaya başladı. Ay ve Yıldız temalarını seviyor, IKEA gittiğimizde Ay ve yıldız lambaları aldık iyice heveslendi; bunları odama takalım diye. 

Planlarımız bambaşkayken dün akşam bir anda yatağını kendi odasına taşıdık ve orada uymaya başladı. Tüm sürece dahil oldu bu onu daha da heveslendirdi ve mutlu etti. 

Dün akşam küçük meleğim kanatlarını taktı ve odasına uçtu. Biz ondan daha şaşkındık dün akşam. 

Aren bir çok anlamda zor bir çocukken bir çok anlamda da çok kolay bir çocuk. Uyumlu ve adaptasyonu oldukça hızlı. Tüm önemli süreçleri çok kolay atlattık; çünkü hepsine kendine karar verdi. Emzirmeyi 1 günde bitirdi, bezini kendi isteği ile çıkardı ve çıkardığı gün itibariyle kendi kendine yapmaya başladı, uykuya yatakta geçemyi, kucak yerine, kendi istedi ve daha nicesi... işte en son da kendi odasında kendi yatağında yatmaya da yine kendi karar verdi; biz anne-baba olarak onu sadece cesaretlendirdik ve onun kararlarının daima arkasında olduğumuzu ona hissettirdik. 

Umuyorum hayatında kendi kendine alacağı tüm kararlarda mutlu ve huzurlu olur; daima bizim desteğimizi ve sevgimizi yanında hisseder; gücünü önce kendinden sonra da bizim ona olan güvenimizden, sevgimizden alır.





10.04.2014

Kutsal Kitaplar ve Kişisel Gelişim



İnsanların ailelerini seçerek dünyaya geldiklerine inanırım; dünyaya gelen çocuk ile geldiği ailenin birbirinden mutlaka öğreneceği bir şeyler olduğuna da inanırım. Ben ailemi neden seçtiğimi keşfettim ve müslüman bir aileye doğdugum için de  çok mutluyum. Elhamdülliah müslümanım ve müslümanlığı çok seviyorum. Kuran okudum mu? az biraz, namaz kılıyor muyum? hayır ama isterdim, oruç tutuyor muyum; son yıllarda hiç tutmadım bu yıl Allah nasip ederse düşünüyorum, Hacca gittim mi hayır, kısa vade de düşünmüyorum, kelime-i şaadet getirir miyim evet bolca özellikle uyumadan önce... Yani kısacası aslında müslümanlığın olmazsa olmaz şartlarını yerine getirmiyorum.  En kızdığım şey bir kere bile Kuran-ı eline almamış; gerek hükümet, gerek peçeli, gerek cübbeli, gerekse abuk yorumlar neticesinde dinini söven insanlardır. Kuran-ı Kerim tüm insanlığa gönderilmiş bir kitaptır; herkeste bilgisi, aklı ve gönlü kadarını anlar. Sen de oku bir kere bakalım nasıl anlayacaksın, Allah seni anladığında değerlendirir hiç merak etme. 

Müslümanlığın ötesinde tüm dinlere ve onlara inanlara saygı duyarım; çünkü tüm din kitaplarının gönderilme amacı aynıdır; insana rehberlik etmek; daha güzel, daha anlamlı ve kendini daha iyi keşfetmek için. Neden yaşıyorum, bu hayattaki amacım ne gibi soruların hepsinin cevabı kutsal kitaplarda saklıdır aslında. Ve kutsal kitapların hepsi temelinde aynı şeyi söyler sana: 
İyi ve ahlaklı insan ol! 

Allah bir takım kurallar koyduysa ve yapmanı söylediyse bunlar elbette kendi egosu için değildir; Allahın egosu da yoktur çünkü o bir insan değil, peygamberler sadece ve sadece aracıdır ve özel insanlardır, Allahın mesajını sana doğru bir biçimde aktarır ve dünyadaki vücut bulmuş rehberlerimizdir. 

Yani ne yapıyorsan kendine yapıyorsun aslında; müslümanlıktan yola çıkarsam; namaz saatlerini incelerseniz görürsünüz; örneğin sabah namazı, çakraların en açık olduğu saate denk gelir, yani sabah namazı kılan insan yoga yaparak kazanacağı enerjinin ve ruhsal dinginliğin en tepe noktasına ulaşabilir. Öğlen namazı tam enerjinin düşmeye başladığı, dünyevi tüm işlere kendini kaptırdığın bir anda okunmaya başlar ve sana tekrardan hakikati hatırlatır. Abdest, yarı yıkanmak gibi bir şey, bir insanın gün içinde ellerini ayaklarını yıkamasının nesi kötü olabilir ki? Abdest alıp pis kokan yok mu var elbet ee her gün aynı kıyafeti giyersen abdest alıp aynı çorabı giyersen olmaz elbette. Ama dinimiz temizlik imandandır der zaten!. Oruç detokstan çok daha güzel bir arınma biçimidir, doğru bir biçimde oruç tutan zinde olur ve detokstan daha da güzel bir bağırsak temizliği yapmış olur. Ve daha nicesi; benim gördüğüm, bildiğim ve inandığım din insanı güzele yönlendirmekten, insanı geliştirmekten ve kendini keşfetmekten başka hiçbir şey söylemiyor. 

Gelelim kutsal kitaplarla kişisel gelişimin nasıl doğrudan bir ilişkisi olduğuna. Yıllardır kişisel gelişim ile ilgilenir ve üzerine çok okurum; okuduğum tüm kitaplar, tüm öğrendiklerim beni dinime daha da yaklaştırdı, daha da şükretmeme sebeb oldu. Çünkü aslında tüm kişisel kitapların söylediklerini ve hatta daha fazlasını Kuran-ı Kerim söylüyor; ama malesef tıpkı dün Üstün Dökmen'in eğitim notlarında da yazdığım gibi bu bilgileri evcilleştiremiyoruz biz; aman kurana abdestsiz dokunma aman öyle yatarak okunmaz aman o günah aman bu şöyle diye diye ve malesef çok ama çok abuk bilgiler etrafta dolaştığı için insanların aklına alıp okumak bile gelmiyor; içinde nasıl bir hazine saklandığının farkında bile değiliz.

Rhonda Byre'nin Secret kitabını bilmeyen yoktur; hatta bir çok insan kişisel gelişim yolculuğuna bu kitap ile başlamıştır. Son kitabı The Magic yani Sihir kitabını okursanız ki bu kitapta aynı amaca hizmet ediyor; yani bu kitabı okuyup uygularsanız size harika bir hayat sunulacağından, hayatınızın olumlu anlamda tamamen değişeceğini garanti ediyor. Ve kitap bolca ama bolca Kurandan ve diğer kutsal kitaplardan metinlerle ve örneklerle dolu. Rhonda tüm bilgilerini kutsal kitaplarla destekliyor; hatta kitap kutsal kitaplardaki bir metnin açığa çıkarıldığını işte sihir bu cümlenin altındaki anlamdır diyor. VE bilin bakalım kitap ne üzerine kurulu; minnet duygusu, şükran ve şükür duygusu üzerine. Şimdi size sorarım Allah'a ve herhangi bir kutsal kitaba inanlar arasında bu duygulara uzak olan var mıdır? Minnet etmenin şükran duymanın şükretmenin gücüne inanmayan? 

İyi düşünmek, olumluya odaklanmak ve şükretmek tüm kişisel gelişim kitaplarının, öğretilerinin ve nicesinin temelidir ve ne tesadüftür ki kutsal kitaplarda bunları nasıl başarabileceğinizin ve yapmanız gerekenlerin cümleleriyle doludur. Ben kişisel gelişim gurularının ki misal en bilinenin Budhha, peygamberler gibi dünyadaki rehberlerimizden olduğuna inanıyorum; bir şekilde kişiyi aslında inanca, Allah'a yaklaştırıyorlar. 

Kendi dinime baktığımda da görüyorum ki yapılmasını emrettikleri her şey insanı daha iyi bir enerji daha iyi bir ruh hali ve daha iyi bir hayat'a yönlendirmek için. 

Aracınız hangi kitap hangi rehber olursa olsun; eğer hayattaki amacınızı merak ediyorsanız, daha mutlu, daha huzurlu, daha olumlu ve daha bereketli ve daha iyi yaşamak istiyorsanız kendinize en yakın olanı seçmenizi, okumanızı ve anlamadığınızı size anlatabilecek bir dost, rehber, arkadaş seçmenizi öneririm.

Hiçbir şey okuyamam, hiçbirine de inanmıyorum diyorsanız günde sadece ve sadece 2 dk'ınızı sahip olduğunuz güzel şeyleri düşünerek ve bunlara şükrederek geçirmenizi öneririm göreceksiniz ki bir anda enerjiniz ve belki de gününüz değişecek. 


9.04.2014

Üstün Dökmen'le Zaman İçinde Çocukla Yolculuk



Sevgili arkadaşım Gamze'nin @gamzecihan81'in oğlu Uzay Florya Küçük Şeyler Anaokuluna gidiyor; bu okul Üstün Dökmen'in kurucusu olduğu zincir okullardan. Gamze, Üstün hocanın Zaman içinde Çocukla Yolculuk semineri olacak gelir misiniz dediğinde Merve @balyanaginhikayesi ve ben hemen kocaman bir eveeettt dedik.

Üstün hocayı daha önce defalarca kurumsal organizasyonlarda dinlemiştim ama bu seferki farklıydı; stand-up yapıyorum dese yeridir bence. İnsanın zekası bilgisiyle ve yaşanmışlıklarıyla birleştiğinde ortaya muazzam şeyler çıkabiliyor.

Seminer'in adı Zaman İçinde Çocukla Yolculuktu, belki siz de şimdi çocukla ilgili Üstün hocanın formüllerinden bahsedeceğimi sanıyorsunuz; biz de bu beklentideydik, üstelik böyle bir bekletimiz olmaması gerektiğini söylediği halde en başında. Sonunda şimdi size ebeveynlikle ilgili bazı stratejiler vermemi ister misiniz dediğinde çoğumuz el kaldırdık :) Çünkü aslında hepimiz ebeveynlik yolculuğunda tarif bekliyoruz; iki yumurtayı sütle çırp çocuğun kafasına sür gibi :)

Dünki sohbetten bana geriye kalanlar şöyle;

* Hayatta herşey göreceli. Nereden baktığın ve nasıl baktığın çok önemli. Üstün hoca zamanla uzay ilgili bir çok örnek verdi; üzgünüm o örnekleri yazamayacağım çünkü benim kafam matematiğe uzay bilimine falan basmıyor.

* Çocuklarımızın bizden geride olmadığını sadece genç olduğunu defalarca vurguladı Üstün hoca. Çocuklarımız bizlerden çok daha fazla şey bilerek bu dünyaya geliyorlar, bunun aksini iddia edebilecek ebeveyn olduğunu düşünmüyorum.

* Eğitim sistemimizin nasıl ezberci bir sistem olduğunu bugüne dek, ki bence hala öyle; ve nasıl yanlış bilgileri sorgulamadan iki farklı bilgiyi zihnimizde nasıl bir araya getiremediğimiz bir sistem olduğundan bahsetti. Örneğin Türk hamamı Türklere mi aittir diye sordu; evet dedik doğal olarak, oysaki Türklerden çok önce yaşamış olan Arşimet'in suyun kaldırma gücünü hamamada bulduğu bilgisinden bahsetti ve Arşimet Roma'lıydı gibi.  Suyun kaldırma gücünü Arşimet'in hamamda bulduğunu biliyoruz hepimiz ama hiçbirimiz bugüne dek ee o halde nasıl oluyorsa Hamam Türk'lerin buluşu oluyor bunu sorgulamıyoruz.  Ben bunun çok mühim olduğunu düşünüyorum; sorgulamak biz de çocukluktan itibaren yasaklanmıştır; bir çocuk çok soru sorarsa amma çok soru sordun denilir, o kısmı seni ilgilendirmez denilir ve daha nicesi.... 

Bir başka verdiği örnekte şu oldu Üstün hocanın: 6X6=36 mıdır diye sordu biz de pek tabii ki evet dedik; işin içinden bir iş olduğunu anladığımız halde. 10'luk sistemin alışılagelmiş olduğunu ama 6'lık sistem kullanılsaydı 6X6= 0 olacağından bahsetti ve kendi kurumlarında çocuklara bu bakış açısını bu sorgulamayı öğrettiklerini belirtti. Çocuğunuza 6X& kaç eder diye sorduğunuzda size geri dönüp hangi sistemde diye sorabilmeli dedi ki buna şapka çıkarırım; böyle sorgulayan ve böyle zihin çalışması yapabilecek bir evladım olmasını çok isterim. 

*Çocuklarımızın yara bandı olmadığını; bizim yaşadığımız ve yaralandığımız noktaları çocuğumuzla iyileştiremeyeceğimizden bahsetti. Bunu örneği meslek seçimine karışmak kısmında verdi; ama ben genel olarak çocuklarımızın gerçekten yara bandımız olmasına karşıyım, aslında bir çoğumuz çocuğumuzu bu anlamda kullanıyoruz bilinçli veya bilinçsiz. 

*Bilgiyi evcilleştirmek gerektiğini söyledi ki en doğru bulduğum söylemlerden biriydi. Aşkla yatıp kalkan ortaokul-lise öğrencilerinin Fuzuli'ye burun kıvırmasını anlamadığını söyledi ki haklı; hangimiz aşıkken Fuzuli okuduk, hangimiz Edebiyat dersinde Fuzuli anlatılırken ilgilendik? muhtemelen hiçbirimiz çünkü bilgi evcilleştirilmemişti, olduğu gibi aktarılmıştı bize ve ilgimizi de çekmedi. Ben tüm derslerin hayatın içinde olması gerektiğine inanan biriyim; hayatın içinden örneklerle anlatılan ve hatta yaşamasına vesilen olunan her bilgi hazinemizde yer alır. 
" HER ZAMAN MUTLU OLAMAYIZ AMA HER ZAMAN GÜÇLÜ OLMAK ZORUNDAYIZ"

Yukarıdaki bu cümle beni için sohbetten geriye kalan yegane altın bilgiydi; çoğu zaman bunu söylemek istedim ben de önce kendime sonra tüm sevdiklerime. Mutlak mutluluk diye bir şey yok ama her koşulda güçlü olmak zorundayız bu da bir gerçek; gerek mental, gerek duygusal; gücün fiziksellikten çok daha öte olduğunu düşünüyorum. 

"ÜRETKEN OL VE ÜRETTİĞİNLE MUTLU OL"

Üretkenliği öyle güzel tanımladıki Üstün hoca; hayvanları mı seviyorsun; git kapının önüne bir kase su koy al sana üretkensin işte dedi ve ne iş yapıyorsan ne üretiyorsan bunun sonucundan mutlu olmayı bil dedi. Ne çok hayvan savunucu görüyorum; doğru bir şeyi savunurken öfkeli dedi; öfkeli insan mutlu olamaz arkadaş! bu çok doğru. Hayatında öfke varsa güzel olan her şey aslında hiç yoktur diyorum ben de!

"HAYAT AMACIN MUTLU OLMAK OLSUN"

İstersen olabilirsin yeter ki iste!




8.04.2014

Bize Neler Oluyor?


HAYATIN %10'U BAŞIMA GELENLER %90 ONLARA GÖSTERDİĞİM TEPKİDİR


Dünya hep aynıydı biliyor musunuz sadece biz değiştik.  Bugün sosyal medya kullanmayan insanlara bakın onlar için dünya hala aynı. Aynı kötü insanlar, aynı kötülükler, aynı ölümler, aynı vahşet.... sadece biz farkında değildik. Sosyal medya farketmemizi sagladı. Kimimiz farkettik ve farkettigimizle kaldik ulan ne boktan bir dünyada ulkede sehirde yasiyormusuz dedik kimimiz de bunlari farkediyorsam bir anlami olmali neden farkediyorum acaba sorusunun cevabini aramaya basladi belki de simdi bu satirlardan sonra neden diye kendinize soracaksiniz ve kisisel yolculugunuza baslayacaksiniz. 

Bugün sosyal medya kullanıyorsanız ve dünyada olan bitenlerin farkındaysanız bunun bir anlamı var; hem de önemli bir anlamı var hiçbir şey tesadüf değil. 

Ben kendime sorduğumda bulduğum bazı cevaplar şöyle oldu: 

Kötülüğün bir parçası da sensin, bunu farket ve kötülükten kurtulmak için neler yapabilirsin ona bak. 

İyiye odaklan, iyiyi yücelt ve iyiliği insanlarla paylaş. 

Bugüne kadar şimdi farkettiklerin için ne yaptın? Şimdi yap, ülken için, dünya için. 

Daha nicesini sayabilirim; farkediyorsak bu iyi bir şeydir. Biliyorum ki bir çok insan fazlasıyla empatik yaklaşıyor ve yaşananlar çok ağır geliyor, yüzleştiklerinden kaçmayı, uzak durmayı yeğliyor; ama şunu belirtmek istiyorum; eğer yüzleşiyorsak mutlaka bize bir öğretisi vardır, yüzümüzü çevirir oradan uzaklaşırsak bir başka sokakta bir başka zamanda yine karşımıza çıkacaktır. 

Dünya bir dönüşüm bir değişim yaşıyor bundan kaçmak mümkün değil, dedim ya ne kadar uzağa kaçarsanız kaçın yüzleştiklerinizde payınıza düşeni gerçekleştirmezseniz daima karşınıza çıkacaktır. Dahası bunlarla karşılaşanlar hazıdırlar aslında. Bakın henüz hazır olmayan ne çok insan var, onların da hazır olduğu zaman kaçınılmaz bir biçimde yüzleşeceklerinden emin olabilirsiniz. 







Bir de şunu eklemek isterim; herkes önce kendinden sorumludur, önce kendini ve kendi hayatını düşünmek zorundadır. Bu hayatta herkesin sınavı ve sınanması farklı farklıdır. Tüm yaşananlar size kendinizi fazlasıyla unutturduysa, evinizle, ailenizle ama en önemlisi kendinizle hiç ilgilenemiyorsanız, başkalarının sınavlarını adeta kendi sınavınız gibi yaşıyorsanız ortada yardım almanız gereken, destek görmeniz gereken bir durum söz konusudur; lütfen bunu da farkedin ve destek almayı ihmal etmeyin. 


Dünya hiçbir zaman tam iyi ve tam kötü olmayacak; dünya dönmeye devam edecek, kimi zaman karşına güzellikleri sunacak ki her gün ama her gün her nefeste o güzelliği hissedebilirsin. Kötü, çirkin ve olumsuz şeyler karşına geldikçe neden diye sor kendine bana düşen ne diye sor; cevabını sana yine evren verecek sen yeterki görmek ve bilmek iste! 


4.04.2014

Bu Yaşananların Bir Anlamı Var

Aşağıdaki yazıyı ben yazmış olmak isterdim; lakin benim yazım değil, ama öylesi söylemek istediklerim ki o yüzden blog'a koymaya ve bir çok insana ulaşmasını istedim. Son zamanlarda ülkemizde yaşananların bir anlamı olmalı öyle değil mi? Hepimizin farketmesi aydınlanması ve ona göre hareket etmesi için bir mesaj olmalı bu bize.... 

Yazı uzun ama bence çok keyifli.... Hızlı okuyorsanız 2 dakikanizi yavaş okumayı seviyorsanız 10 dk alıcak bir yazı bu vakiti ayıranlara müteşekkirim. 

Sevgilerimle
Tuten

*******************

"Aptallar sürüsü, koyunlar, gerizekalılar, salaklar, makarna kömüre vatan satanlar..." lar lar lar... Şimdi sizin karşınıza geçip ben bunlardan birini söylesem, vereceğiniz tepki "Haklısın ya. Ben aptalın tekiyim. Makarna kömüre sattım bu ülkeyi. Ne olur bana yol göster, ne yapmam gerekli" mi olur. Yoksa yumruklarınızı sıkıp, bana sözel veya fiziksel saldırır mısınız? Önceki tavrınızdan vaz mı geçersiniz; yoksa ona daha mı sıkı sıkıya sarılırsınız? Peki benim bu sözlerim size ışık mı tutar, yoksa karanlık bir öfkeyi mi yansıtır? Varlığımın özünden mi gelir, yoksa varlığımın karanlık tarafından mı? Böyle davrandığımda size bir davranış değişikliği yaratabilir miyim, yoksa öncekine göre daha mı tutucu olursunuz?

Eğer yanıtınız "Evet ya benim aklım böyle başıma gelir" ise önce bu lafların hepsini size söylüyorum bunu bilin. Hem de böyle tükrükler saça saça... Yoo kızamazsınız, çünkü kabul ettiniz. Ha ben de oturup çatır çatır yiyeceğim bu klavyeyi bu arada. Ama yanıtınız "Siktir git başımdan Hasan" ise hah o zaman yazıya devam edelim...

*****
Atatürk'ün en sevdiğim sözlerinin başında, halkı için kullandığı "Ah benim sevgisiz bırakılmış halkım" gelir. Atatürk, gerçekten halkını sevdi herhangi bir ayrım yapmadan. Halk da bunu gerçekten hissettiği için onu sevdi ve onunla birlikte yürüdü. Canlıların en temel özelliğidir bu, sevgiyi hissederler. Enerjiyi hissederler. İnsanların diğer canlılara göre dezavantajı, avantajı gibi görünen düşünme yetisidir. Özdeki ruhsal varoluşun katıldığı düşünce insanı genişletebilir, ama safi düşünce egoyu yaratır. Egolar duyuları çok köreltebilir ve bazen algılama hususunda sıkıntı yaşatabilir, ama yine de insan karşıdaki kişinin samimiyetini algılar... İşte Atatürk, Osmanlı zamanında en aşağı teba olarak görülen ve ezilen Türk halkını gerçekten sevdi ayırt etmeden ve halk da onu...

İşte bu bağlamda Atatürk'ün yolundan yürüdüğünü, aydınlığın meşalesini taşıdığını söyleyen insanların, kendisi gibi düşünmeyen, kendisinin istediği gibi davranmayan insanlara sövüp saydırması, dalga geçmesi, alay etmesi... aydınlığa, bu ülkeye ne kadar hizmet eder burası soru işareti. Ayrıca bu tavırların bir davranış değişikliği yaratmasını nasıl bekleyebiliriz ki?

*****
Peki hiç mi kızmayacağız, sinirlenmeyeceğiz, öfkelenmeyeceğiz, hayal kırıklığı yaşamayacağız? Bunlar gayet insani duygulardır. İnsani duygulardır da hepimizin iki boyutu vardır: İnsani boyutu ve varlıksal boyutu. Varlıksal boyutumuzu keşfetmediğimiz sürece, insani olarak yaşayıp gidebiliriz. Kızarız, öfkeleniriz, mutluluk, haz tatmin peşinde koşarız, dış dünyada olup bitenler tüm her şeyimizi belirler. Kazanırsak mutluyuzdur, kaybedersek mutsuz; isteğimiz olursa güleriz, olmazsa ağlarız... Yaşamımız böylece akıp gider. Bir rüzgar gelir o yana atar, diğeri gelir öbür yana. Hallaç pamuğu gibi savrulur dururuz ki zaten dünyanın çok büyük çoğunluğu aynen böyle yaşar gider.

Varlık boyutumuzu keşfedersek ise evet, ilk başlarda yine benzer duyguları yaşayabiliriz; kızarız, öfkeleniriz, sinirleniriz, haz ararız, mutlu oluruz vs. fakat bu sefer insani boyutumuzun bu duygularını bir adım geriye çekilip gözlemleyebiliriz. Neden bu kadar sevindim, neden bu kadar üzülüyorum, bu kadar öfkeliyim, dellendim vs. Hepsini bir adım geriye, yani varlık boyutumuza çekilip gözleriz. Gözlemek, bu duyguların temeline götürür ve temeldeki inançları ortaya çıkartır. Temel inançları fark ettiğimizde ise bunların hepsinin temelsiz olduğunu, birer illüzyon olduğunu görürüz. İllüzyonu görmek onu ortadan kaldırır. İnsani boyutu varlıksal boyuta bağlar. Varlıksal boyuta bağlandığınızda ise dışarıda olup bitenler sizi ancak bir gölün üzerindeki dalgalanmalar gibi etkiler. Dışarıda rüzgar varsa gölün düzeyi dalgalanır; ama göl olduğu gibi yerinde durur. Bizim varlıksal boyutumuz ise gölün kendisidir. İşte aradığımız huzur, gölün kendisi olduğumuzu fark ediştedir. İllüzyonlar ise gölü işaret eden tabelalardır. Tabelaların görüp, izleyip, yanından geçer gideriz ve karşımızda gölü buluruz. İnsani boyut ve varlıksal boyut işte böyle birbirine bağlanır.

*****
Yaşadığımız, deneyimlediğimiz her şey ama her şey spiritüeldir. Çünkü arkasında spirit, yani ruh, yani varlık vardır. İllüzyonlar ise o varlığı işaret eden tabelalar. İşte bu günlerde de bizlere sayısız tabela yolluyor evren. Dellenip dellenip duruyoruz. Dellenmemizi takip edersek de muhteşem bir hazine bizleri bekliyor halbuki farkında değiliz.

"Eee peki Hasan'cım, diyelim takip ettik. Bu neyi değiştirecek ki? Ülke yine tehdit altında değil mi? Hırsızlıklar, haksızlıklar almış başını gitmiyor mu? Karanlık bir gelecek bizi beklemiyor mu? Oturup böyle eeee şeklinde yan gelip yatalım mı yani varlık diye diye…” itiraz edecektir bir yanınız. Tanıştırayım sizi, o sizin zihniniz. Yani illüzyonunuz, yani eğer takip ederseniz sizi varlığınızla tanıştırma potansiyeli taşıyan parçanız… Elbette ki dünyada yapmamı gerekeni yapacağız. Söylediklerim yan gelin yatın demek değil. Fakat eylemlerimiz neye hizmet ediyor? Karanlığa mı, illüzyona mı, ayrıştırmaya mı; yoksa birleşmeye mi, varlığı yaşamaya mı, aydınlığa mı? Varlıkla atılan adımlar, realiteyi değiştirir; ruhunuzdan öyle bir ışık yayılmaya başlar ki diğer kardeşlerimiz gelip sormaya başlarlar “Sende bir güzellik var, ama ne? Bunu bana öğretir misin?” diye. Zaten bir insan sizden talep etmediği müddetçe ona bir şeyler anlatamazsınız, aktaramazsınız, öğretemezsiniz. Ama eğer onun böyle bir talebi varsa, ona yolu aktarabilirsiniz. Talebi yaratacak olan da sizin onu zorlamanız, itelemeniz, ötelemeniz değil, içinizdeki varlığın; gölün güzelliğini yansıtabilmenizden geçer. Ama siz gidip karşınızdakileri zorluyorsanız, öteliyorsanız, iteliyorsanız hakaret ediyorsanız, dalga geçiyorsanız ve bunu “aydınlık” için yaptığınızı iddia ediyorsanız, maalesef yanılıyorsunuz. Siz illüzyonunuzun etkisi altındasınız, mesajları görmüyorsunuz, duymuyorsunuz ve illüzyon tabelasının önünde öylece bağdaş kurmuş oturuyorsunuz. Hareketsizliğinizden bir değişim ortaya çıkmadığı ve dünyanın sizin için beklediğiniz şekilde değişmediğini gördüğünüz için de daha da sinirlenip, sövüyorsunuz etrafa… Bu, bizleri aydınlığa götürmez, ilerletmez, yaşamlarımızı güzelleştirmez…

*****
Bazı özel zamanlarda evrensel plan, karanlığın derecesini o derece arttırır ki insanlar içlerinden yayılan ışığı keşfedebilsinler ve bir araya gelip daha da büyük ışıklar yayabilsinler. İşte yaşadığımız günler de böyle özel zamanlardan ve muazzam potansiyel taşıyor hepimiz adına. Şu anda kızıyorsanız kızın, küfretmek istiyorsanız küfredin de, hatta gidip bir odaya girin yastıkları tekmeleyin, bağırın, çağırın, kusun içinizdeki birikmişi. Sonra sakinleşince duygularınızı gözleyin. İzleyin kendinizi… Fark edeceksiniz ki evet, kendinizi gözleyebiliyorsunuz. Duygularınızı takip edebiliyorsunuz. Eylemlerinizin ardılını görebiliyorsunuz. Eee peki o zaman bunlar gözlemlenebilir hareketlerse, gözleyen kim? İşte gerçek sizsiniz… Tüm yaşam sürecinin ardındaki bilinç… Varlık… Ben kimim sorusunun yanıtı… “Bir ben Ben var benden içeri” sözündeki Ben… Gölün kendisi…

Bunu bir kere fark ettiğinizde ise hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve günden güne değişecek yaşantınız, yaşantımız… Artık eylemlerimiz nereden rüzgar eserse durumundan çıkıp, yaratıma dönüşecek. Evet, yine dünya üzerinde çalışacağız, gerçekleştireceğiz, yürüyeceğiz… Evimize kapanmayacağız ya da bir tapınağa gidip münzevi olmayacağız. Fakat bu sefer bambaşka bir bilinçle, bambaşka bir farkındalıkla hareket edeceğiz… Ve bizimle yürüyen insanlar belirmeye başlayacak çevremizde… Kolkola gireceğiz, yürümeye devam edeceğiz. Yolda kendini yere kapamış, ağlayan, çökmüş kalmış, hiçbir algısı kalmamış kardeşlerimizi de göreceğiz. Kimisi katılacak yürüyüşümüze, kimisi şimdilik ben almayayım diyecek, kimisi görmeyecek bile… Hepsine gülümseyeceğiz… Saygılarımızı ve sevgilerimizi sunup yolumuza devam edeceğiz… Daha nice kolkola girmiş insanlarla, gruplarla karşılaşacağız ve onlarla da bütünleşip daha da büyüyecek yürüyüşümüz… Bir gezegen de böyle değişir işte…


27.03.2014

Ruhun mu Hasta Bedenin mi?


Beden-ruh-zihin üçlüsünü bu güne kadar sıkça duymuşsunuz eminim ve bunların uyumunu. Beden-ruh ve zihine üçüz kardeşler diyebiliriz; üstelik tek yumurta! Bu üçlü bir arada hareket etmediğini bir şeyler mutlaka ki ters gider. 3'ünden biri bir diğerini ve sizi uyarıyordur aslında. 

Kimi zaman zihin seslenir diğer ikisine; hey beni unuttunuz ama çok geride kaldım diye. Kimi zaman ruh seslenir ama beni kaybettiniz diye kimi zaman da bedeniniz size bir şeyler anlatmaya çalışıyordur. Tüm bunlar yaşanırken siz kendinizi hasta oldum zannedersiniz; ve pek tabii ki hastasınızdır. Hasta olduğunuzdan emin olduğunuz anda ilk yaptığınız şey genellikle doğru ilacı kullanmaktır, doktora gidip sorarsınız neyim var diye? 

Oysa size neyiniz olduğunu söyleyecek ilk yer kendinizdir; bedeniniz size bir şeyler anlatmaya çalışıyordur; bu belki ruhunuzun kaybolduğu belki de aklınızın çok geriden geldiğinin mesajıdır. Ama siz bu mesajları almak yerine hastalığınıza iyi gelecek ilacı alırsınız ve bu mesajların sesini kapatırsınız; mesaj oradadır aslında hiçbir yere gitmemiştir sadece bastırılmış sesi off yapılmıştır; en kısa zamanda size yine sesi duyuracaktır ve malesef siz duymadığınız sürece daima bağırmaya devam edecektir. 

Şimdi diyeceksiniz ki; ee yani ben duş alıp sokağa çıktım, havada 3 dereceydi, üstelik yolda biri suratıma hapşurdu ehh sonrası malum hasta oldum. Ben de size ehh pek tabii ki  hasta olacaksınız diyeceğim; niye mi? Öncelikle zihniniz ve bedeniniz uyum içerisinde olsaydı ve iç sesinizi dinleseydiniz duş alıp 3 derecelik bir havaya çıkmazdınız. 

Bunların dışında belki de çocukluktan beri size çok hassas olduğunuz ve hemen hasta olacağınız söylendi siz de buna inandınız ve duş alıp evden çıkarken içinizden bak yine hasta olacağım he dediniz. 

Ve belki de moralinizin çok ama çok düşük olduğu bir gündeyseniz ve doğal olarak bağışıklık sisteminiz ve vücudunuz savunmasız bir haldeydi ve hooop virüsler, soğuk işinize işledi. 

Başta da söylediğim gibi hastalıkların hepsinin bir mesajı vardır; size bir şey anlatmaya çalışırlar. Hasta olur olmaz yapmanız gereken ilk şey doktoru değil kendinizi dinlemektir. Tedavi için yapmanız gerekende bedeninizi dinleyip ona cevap vermektir. Elbette hastalıkların hepsinden kaçamayız; zaman zaman ilaç da kullanmamız gerekecektir ama akıllı ilaç kullanımı ve ilaç kullanırken bedenin sesini kapatmamak çok çok önemli. 1 haftada kurtulacağız bir hastalıktan 2-3 gün içerisinde kurtulabilirsiniz bu sayede. 

Şimdi bazı hastalıkların ruhsal sebeplerinden örnekler vereceğim size, artık bilemiyorum beni biraz şımartırsanız bir başka yazıda daha da çok örnek verebilirim. Bu konularla daha yakından ilgilenmek istiyorum diyorsanız, Louise Hay'ın kitabını öneririm. 


Alerjiler:  Alerji kendi gücünü yadsımadandır. Eğer birileriyle anlaşamıyor ve bunu çok kafaya takıyorsanız; bedeninizde bunun dışa vurumu alerjidir. 

Ateş: Yakıcı öfke. Öfkeniz çok fazlaysa ateşlenmeniz bunun en doğal sonucudur. 

Bronşit: Huzursuz aile ortamı. Sessiz sürtüşme. Çok kısa bir süre önce ağır bir bronşit geçirmiştim evimizde huzursuz bir ortam olduğunu söylememe bile gerek yoktur sanırım. 

Migren: Kusursuz olma isteği. Bastırılmış öfke. Cinsel Korkular. Hayatın akışına direnme. 

Egzama: Kin. Zihinsel patlamalar. 

Sırt ağrısı: Hayattan maddi manevi yardım isteği. 

Bağırsak sorunları: Eskiden kolay kopamamak. 

Diş sorunları: Uzun süren kararsızlıklar

Grip. Kitlesek karamsarlık

Horlama: Kalıplaşmış düşünceler ve bunlara direnme

Hımmm bir de aklıma gelmişken ses kısıklığı bugun BB'de mi yaşıyormuş ne :) Aşırı öfkelenme, öfke dolup dolup konuşamamak. 


25.03.2014

S.O.S Veren Çocuk

Aslına bakarsanız ülkenin S.O.S durumuyla daha ilgiliyim şu sıralar ve içimden çok fazla bir şey gelmiyor ama biliyorum ki hayattan kopmak doğru bir mücadele biçimi değil. Yazılara kaldığımız yerden devam edelim. 



Geçtiğimiz hafta bizim evde kırmızı alarm'lı S.O.S durumu vardı; evden kaçmayı bile düşündüğümü itiraf edebilirim. Her gün eve dönerken içimi bir sıkıntı kaplıyordu ve ayaklarım geri geri gidiyordu. Kapıdan girer girmez ağlayan bir çocuk ve ağlaması hiç bitmeyen bir çocuk, herşeyi mızmızlıkla isteyen bir çocuk. Zordu çok zordu. Mutsuzluğu yüzünden, hareketlerinden her halinden beliydi. Neyi olduğunu anlamamak bizi daha da delirtiyordu. O kırmızı alarma geçince biz de gidip yeşil reçeteli ilaçlardan almaya karar verdik. 

2 sebebi vardı bana kalırsa; bunlardan ilki kansızlığı ve kısa bir süre önce demir şurubuna ara vermemiz, ara verdik çünkü test yaptıracağız, ikincisi de değişen uyku düzeni. Çok geç saatlerde uyumaya başladı; bakarsan geç uyanarak ve gün içinde uyuyarak toplam saati dolduruyordu ama belli ki bünye bunu kaldırmıyordu. Ve artık yaklaşık 10 günün sonunda deli gibi ağladığı, yere eğilip oyuncağını alamayacağı duruma geldiği gün saat 7:30 uyuya kaldı. kafası bir anda düştü ve derin bir uykuya daldı. Güray sabahın 6:00'sında uyanacağını düşünürken, saat 9:00 uyanarak günlerin yorgunluğunu üzerinden atmış oldu. Eski Aren'imize kavuştuk. Bizim eski halimiz bir çoğunuz için S.O.S durumunudur ya neyse buna şükürler olsun diyoruz biz; bir daha da böyle bir kabus yaşamak istemiyoruz. 

Gelelim herhangi bir sebeble S.O.S veren çocukla karşılaştığımızda ne yapacağız ve buna sebeb olan şeylerin altında yapan sebeblere. 


Çocuklarımızın konuşmasını 4 gözle bekleriz; çünkü o zaman iletişimimizin artacağını, birbirimizi daha iyi anlayacağımızı düşünürüz. Halbuki çocuklar dilli düdük dahi olsalar uzunca bir süre duygularını sözcüklerle değil davranışlarıyla ifade etmeye, anlatmaya devam ediyorlar; hele bu bir erkek çocuğu ise sanırım bu süreç hiç bitmiyor :) Neyse konuyu dağıtmayalım:)

3 yaşındaki bir çocuk başka bir çocuğa vuruyorsa, 5 yaşındaki oyuncaklarını size fırlatıyorsa ve hatta 7 yaşındaki çocuk kapısını hızlıca çarpıyorsa aslında sözlü olarak ifade edemediği duygularını göstermeye çalışıyordur. Yanlız bizim 2,5 yaşındaki çocuk yukarıdakilerinin hepsini yapıyor. Kapısını çarpıp yanlız kalmak istiyorum dedim sizeeeee diye bağırıyor; ergeliğinden korkuyorum bu Aren'in. 

Böyle durumlarda karşılaştığınızda elbette en kısa yol olan ceza vermeyi seçebilirsiniz ama o zamanda işlerin hiç iyiye gitmeyeceğini söyliyeyim size. Evet davranışı kesinlikle kabul edilebilir değil ama burada sakinleşip onun bu davranışına sebeb olan duygusunu anlamak gerekiyor; işte bunu anlamayınca çocuğun S.O.S durumunu göremez oluyoruz. 

Hemen sıcağı sıcağına bir örnek vermek isterim; dün akşam yemeğinde makarna vardı, Aren genellikle eliyle yer makarnayı çatala zor geliyor diye, dün ona çatala sarmayı öğrettim pek hoşuna gitti, genellikle babasını taklit eder dönüp dönüp güray'a baktı ve güray gibi yapamayınca çok sinirlendi ve makarnaları yere atmaya başladı; ben bu kısmı atladım ama Güray farketti ve sanırım sinirlendi benim gibi yapamadığı için dedi ve hemen Aren'in yanına gidip dur ben sana yardım edeyim dedi ve ortalık süt liman oldu. Bir S.O.S durumuna acil ve ilk yardımı yaparak ucuz atlattık ;)


Hatırlatmak isterim ki davranışlarının altındaki neden biz yetişikinler için son derece saçma ve anlamsız olabilir ama doğru empati onun penceresinden onun ayakkabılarını giyerek bakmaktır. 36 numara ayağınıza 23 numara giyerek bakacaksınız yani; kolay mı hiç değil. Ancak böyle bakabilirseniz ihtiyacı olan desteği ona verebilirsiniz. 

Çocuğunuzun sizi en rahatsız eden davranışları aynı zamanda S.O.S davranışlarıdır yani çözülmesi gerekenler. Yani bir bakın şöyle; sizi en çok hangi davranışı delirtiyor işte orada hala çözülmemiş bir duygu durumu söz konusu. 

S.O.S örneklerine bakacak olursak; 
  • Bir çocuk sürekli huysuz ve işbirliği yapmıyorsa genelde daha çok uykuya ihtiyacı, daha çok ilgiye, çözülmesi gereken fiziksel bir ihtiyaca veya annesinin güvenli kollarında ağlamaya ihtiyacı vardır. İşte tam da geçtiğimiz haftalarda yaşadığımız durum. S.O.S'ın tepe noktası aman allahım böyle huysuzluk kolik zamanında bile olmamıştı. 
  • Özellikle kardeşi olan çocukların daha çok görülmeye, farkedilmeye ve yaptıklarının değerli olduğunu duymaya ihtiyaç duyarlar. 2 çocuğunuz varsa Allah kolaylık versin diyorum başka ne diyebilirim ki ben 1 taneyi idare edemezken. 
  • Limitleri zorlayan çocukların görmek istedikleri şey ailelerinin duruma hakimiyetleridir aslında. Ay bu limitleri zorlamaya hiç girmeyeceğim ben yoksa ağlayabilirim tamam mi :) 
  • Söylediklerinizi duymayan, dinlemeyen çocuklar bilinçli veya bilinçsiz bizi ciddiye almayacak şekilde yetişmişlerdir ancak bağırınca ciddiye alırlar ki aslında vermek istedikleri mesaj; lütfen sakin kal ve benimle iletişime geçtir. Burada şunu söyleyebilirim çocuğunuzla beraberken dünya duracak arkadaş sadece o olacak ve bu da onu bilecek; yok elinde telefon yok ocakta yemek, gözün sağdan sola dönmeyecek, ona odaklanacaksın; ne kadar benciller değil mi?!?
  • Sürekli isyan eden çocuğun gücünü daha çok hissetmeye ve daha çok saygıya ihtiyacı vardır. Oğlum biz sana daha nasıl saygı gösterebiliriz; yaşın 2 keskin bıçak kullanıyorsun, yaşın 2 her lafa dahilsin yaşın 2 ben gideceğim diyorsun git diyoruz daha ne saygısı oğlum daha ne!
  • Çocuk bize saygı göstermiyorsa vermek istediği mesaj; daha çok ilişkiye, iletişime, saygıya ve sıcak yaklaşıma ihtiyacım vardır. Hep bana hep bana olmazki oğlum benim de bunlara ihtiyacım var. 
  • Yalan söyleyen çocuk mutlaka ki korkuyordur. 


S.O.S durumlarıyla karşılaştığınızda veya zaten farkındaysanız kendinize sorabileceğiniz 7 soru var: 

  1. Sizi rahatsız eden nedir bu durumda?
  2. Bu duruma sebeb olarak ilk aklınıza gelen nedir? uyku, iletişim, fiziksel bir ihtiyaç
  3. Ne yapmalısınız, bir liste hazırlayın lütfen. 
  4. Durum karşısınıda kendi korkularınızı farketmeye çalışın. Mesela çocuğunuz birden bire bebek gibi konuşmaya başladı; onu düzeltmeniz gerektiğini mi düşünürsünüz yoksa bebek gibi ilgiye ihtiyacı oldğunu düşünüp ona göre mi davranırsınız? Korkularınız için derin bir nefes alın ve nefesinizi verirken bu korkunun gittiğini düşünün. Çocuklarımızın ihtiyaçlarını doğru bir biçimde karşıladığımızda çocuklarımızda kaldıkları yerden devam ederler ama ihtiyaçlarını karşılayamazsak  soruna takılı kalırlar.
  5. Lütfen plan yapın hem de yazılı bir biçimde ve mutlaka gün içinde bu planlardan birini uygulayın. 
  6. Çocuğunuzun davranışı değiştiğinde olumlu veya olumsuz bunu hemen farkedin, farketmemek mümkün mü tabii, ve durumu analiz edin, ne öğrendiniz, neyi farklı yaptınız gibi. 
  7. Neyi değiştirmeniz gerekiyormuş bakalım ;)

Çocuk S.O.S verince ne yapacağımızı az çok öğrendik değil mi? Peki ya siz çoktan S.O.S durumuna geçtiyseniz o zaman ne olacak; gidip yeşil reçeteli ilaç mı alacaksınız olmadı daha ucuz gidip kendimi camdan mı atayım diyeceksiniz? Hayır sadece kendinizle aranızdaki iletişimin koptuğunu farkedeceksiniz ve kendinize zaman ayırıp kendinizi şımartıp sarılıp seveceksiniz. Önce kendi S.O.S çözüp sonra çocuğunuza odaklanacaksınız. 

İşte böyle sevgili okur; çocuk büyütmek biraz da kendini büyütmek!