gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.07.2014

Festival Gibisin Cannes


Nerede kalmıştık :) Marsilya'da ufak bir şehir turu yaptıktan sonra 4 gün boyunca kalacağımız ve civar yerleri de gezeceğiz Cannes'daki evimize doğru yola çıktık; yol yaklaşık 2 saat sürüyor. Yurtdışı seyahatlerimizde tercihimiz daima evde kalmak özellikle çocukla çok daha kolay ve otele göre, hele 1-2 aile birlikte kalacaksanız çok daha ekonomik ve konforlu. Biz genellikle airbnb aracılığı ile ev tutuyoruz ama ev kiralanabilecek bir çok site var. 

Yola çıktığımızda her 50 km bir para ödeyince biz nereye düştük demedik değil; araba kiralamak her zaman gezmek açısından çok daha uygun ve konforlu. Elbette gençseniz ve çocuksuz seyahat edecekseniz üstelik limitli değil esnek günlere sahipseniz otobüs, tren ve benzerlerini seçebilirsiniz; lakin bunların da Avrupa'da çok ucuz olduğunu söyleyemeyiz. Araba kirası ve benzin oldukça uygundu ama bizim gibi duble yolları :) olmadığı halde toplamda ciddi otoban yolu için para ödediğimizi söyleyebilirim. Her 50 km'de bir 3,5 Euro ödeyince toplamı 100 Euro'ları bulabiliyor. Otoparkında pahalı olduğunu ama otoparkın pahalılığı bir yana otopark bulabilmenin büyük şans olduğunu da belirteyim. 



Ve yolun sonunda hem lokasyonuyla hem de muhteşem konforuyla evimize vardık; çocuklar eve girdiğimiz anda kendini havuza attı, fotoda gözükmeyen büyük bir bahçesi de mevcut; dolayısıyla evde oldukça rahat ettik bu lüksteki bir otele sanırım servet bırakırdık Cannes ve civarında oysa biz 3 aile oldukça ekonomik bir fiyat ödedik. 

Evde vakit geçirip çocukların gönüllerini yaptıktan sonra keşfe çıktık; Cannes gerçekten festival gibi bir şehir, küçük, ihtişamlı ve zengin.  Cannes sahillerinin ünü kadar güzel olmadığını söyleyebilirim; elbette bu benim görüşüm ama ben ne sahili ne denizi beğenmedim. Hatta özetle şunu söyleyebilirim; eğer Cote D'azur turunu deniz tatili olarak düşünüyorsanız bence düşünmeyin. 


İşte Cannes plajlarında bir Türk! Türkiye'nin deniz&kum&güneş anlamında tam bir cennet olduğunu söyleyebilirim; hani Cannes plajarıyla Slivri plajlarını yanyana koysam ve bir oyun oynasam Slivri plajına Cannes yazsam eminim herkes bayılır sonra gerçei söylesem hıh der.  

Avrupalı insanın plajdan anladığı şu; git sahile ki sahil de araba yolunun yanı, at havlunu gir denize. İsteyen çemsiyesini plaj sandalyesini yanında taşır. Sade yaşıyorlar her anlamda bu güzel hatta çok güzel. Ama benim deniz ve sahilden beklentim çok daha fazlası; daha fazlası derken aklınıza köpük banyoları yapılan, Serdar ortaç çalan ellerinde şaraplarla yüzlerinde makyajlarla durulan Çeşme, Bodrum plajları da gelmesin lütfen :) 

İlk günün akşamı yine Cannes merkezine yürüyüşe gittik; bu sefer kırmızı hala pozumuzu da verdik; Dünya kupasından sebeb Cezayirin tur atlamasıyla Cannes sokakları Cezayir'lilerle doldu sürekli korno sesleri ve Cezayir'lilerin söylediği şarkılar. türkiye'de herhangi bir takımın maç kazandığında hali neyse oydu tek farkla; silah sesi duymadık ama medeniyetten eser olduğunu da söylemem. Polis siren sesiyle geçti gitti o kadar. 

Gecesiyle de gündüzüyle de Cannes festival gibi renkli ve gezilesi. Hele marka düşkünlüğünüz var ise her markanın dükkanını ve dükkanlarının o şahane dekorasyonlarına bayılacaksınız. Bir cafeye oturup şık insanların ve manzaranın da tadını çıkarabilirsiniz. 




2.07.2014

Cote D'azur Seyahati Gezi Notları


Keyifli, huzurlu, mutlu ve maceralı geçen bir tatilden yeni döndük; deyim yerindeyse ayağımın tozuyla yazıyorum. Seyahat ve gezi yazısı yazmak konusunda iyi değilim, zaten bu işi çok iyi yapan blogerlar var. Tatile çıkmadan önce ben de o blogları okuyorum dolayısıyla yazılarım şunu yapın burayı mutlaka göründen ziyade "sevgili günlük" diye başlayan yazılar misali olacak ;).... 

Ben yazarken tekrardan yaşayacağım ve suratımda kocaman bir sırıtış olacak; umarım siz de keyifle okursunuz. 

Öncelikle; bu tatil kararını nasıl almıştık: Koray, Güray'ın abisi, geçen yıl bizdeyken ben Cinqu Terre'yi mutlaka görmek istiyorum demişti; bunun üzerine babam ee oraya gitmeden önce diğer sahil şeridini de görmelisin geze geze git dedi; Güray da bunun üzerine neden hep birlikte gitmiyoruz dedi ve o gece uçak biletlerinizi aldık, bu benim hayatımdaki en uzun soluklu tatil planıydı. Annemler, Abimler (2 çocuk 1'si bebe) ve biz.  Tam 1 yıl sonrasına uçak bileti almıştık. Velhasıl işin en trajikomik kısmı bu seyahati Koray istediği için planladığımız halde Koray'ın ve kayınvaldemin gelememesi oldu. Yola 2 eksikle çıktık. Uçak biletlerimizi 1 yıl önceden aldığımız için çok düşük maliyetimiz oldu bunu da belirtmek isterim. Biletlerimizi İstanbul-Marsilya-İstanbul olarak aldık. Bu rotada Nice'e de gidebilirsiniz ama Marsilya ilk durak için daha uygun, eğer Nice daha ucuz bilet bulabilirseniz oradan da hareket edebilirsiniz. Babamın daha önce bu rotaların hemen hepsini görmüş olması, Fransızca ve İtalyanca biliyor olması bizim için çok iyi oldu, yolu bilenle yola çıkmak daha iyi oluyor. 

Rotamız şu şekildeydi: Marsilya- Cannes (Nice, Monoco, MontaCarlo, Eze, Antibes), Genova (Camogli, Portofino), Sestre Levante (Cinquterre), San Remo, StTropez, Toulon. Parantez içinde yazdıklarım kaldığımız yerlerden gidip gördüklerimiz. Sanırım unuttuklarım da var :) fotolara bakınca hatırlarım ve yazılarımın içinde bahsi geçecektir. 

Marsilya



Yukarıda da yazdığım üzere; Marsilya bizim için sadece bir duraktı; 1 gece kalacaktık o yüzden otel tercih ettik ve genelde Avrupa seyahatlerimizde 1 gün kalacaksak Novotel ve grup otellerini tercih ediyoruz; çünkü Novotellerin hemen hemen hepsi şehir merkezinde veya şehir merkezine çok yakın bir yerde konumlanıyor, küçük ama temiz ve kullanışlı oteller oluyorlar. Marsilya'da kaldığımız Novotel'de oldukça iyiydi. Havaalanına iner inmez kiraladığımız arabaları aldık ve otele doğru gittik. Kiraladığımız araba Citroen Picasso'ydu oldukça geniş ve kullanışlı bir arabaydı, memnun kaldık. 

Otel'e yerleşir yerleşmez hemen şehir turuna başladık, çocukları koyduk pusete ve eski limana doğru yürüdük. Seyahatlerin şaşmaz kuralıdır, yürüyerek gezeceksin, yürüyeceksin ki etrafını ve orada yaşayanların hayatını gözlemleyebileceksin. Pusete oturan çocukla seyahat harika; bence tüm dünya bile dolaşılabilir, biz bu rahata 30. aydan sonra vardık ama olsun geç olsa da çok iyi oldu, büyük kolaylık(mış). 


Marsilya Avrupa'nın en büyük liman şehri olarak kabul ediliyor. İzmir havası var oldukça bu şehirde ama İzmir kadar güzel değil bana kalırsa. 


Limana inerken böyle tarih kokan dar ve güzel yollardan geçilebiliyor; Marsilya suç oranın en yüksek olduğu yer olarak biliniyor, biz herhangi bir risk ile karşılaşmadık ama bu bizim şansımız da olabilir. Marsilya'da her şeyin sabununu bulabilirsiniz, ünlü içkileri patsis ki tamamen rakı çakması olan bir içki, onun bile sabununu yapmışlar; ben alma gereği duymadım, oralardan türkiye'ye sabun taşımak bana anlamsız geldi.  

Acıktığımızda klasik Avrupa sorunu ile karşılaştık, restaurantlar erkenden kapanıyor veya yemek servisi bitiyor erken saatten kastım saat 18:-19:00 evet bu saatte yemek yemek isterseniz seçeneğiniz oldukça azalıyor; biz de öylesine bir şeyler atıştırıp gezmeye devam ettik. 

Ertesi sabah Cannes için yola çıkmadan önce biraz daha şehir turu yapmaya karar verdik; Marsilya müze zengini olarak biliniyor ama biz 3 çocukla bu tatilde müze gezmemeye karar vermiştik; çoğu zaman müze için ödediğimiz ciddi paralara değmiyor çünkü, çocuklar sıkılıveriyor veya müze gezmeye uygunsuz davranışlar sergiliyorlar ve böylece alelacele çıkmamız gerekiyor. Tavsiye edilen yerleri gezebilirsiniz ama siz. 


Marsilya için önerilen şeylerden biri de St Charles Tren garından şehire bakmaktı; bunu aileye ben önerdim ve gittiğimizde herkes emin misin dedi :) Tarihi bir tren garı şehrin tepesine kurulu ve böyle bir görüntü var işte; merdivenlerden çıkarsanız 104 merdiven biz tesadüfen arabayı park ettiğimiz yerden yürüdük ve direkt önüne çıktık, merdiven yürümek zorunda kalmadık. Görülesi mi bilmem :) fotoğraf gözünüz var ise neden olmasın :) 



Marsilya'ya kadar gitmişken  mutlaka görülmesi gereken ve şehre tepeden bakabileceğiniz bir başka mekan da Notre Damme De La Garde kilisesi ki biz gitmedik :) Vaktiniz kısıtlı ise tren garı yerine buraya gitmenizi öneririm; fotolardan gördüğüm kadarıyla içide oldukça güzel ve tren garından çok daha fazla şehre hakim bir yer. 

Öneriler arasında Catalan Plajı da vardı ama ben Avrupada henüz harika plajlara hiç rastlamadım, denize girmek gibi bir planımız da olmadığından pas geçtik ve Cannes doğru yola çıktık. 

Cote D'azur turuna Fransa'dan başlayacaksanız Marsilya'ya uçmanızı ve 1 günü bu şehire ayırmanızı öneririm, 1-2 günden fazla kalmak için uygun bulmadığımı da belirteyim. 

İşte tatilimiz böyle başladı. Devamı gelecek ;) 

*fotolar alıntıdır. benden daa güzel çekmişler, göz zevkinizi bozmayayım ;)

4.04.2014

Bu Yaşananların Bir Anlamı Var

Aşağıdaki yazıyı ben yazmış olmak isterdim; lakin benim yazım değil, ama öylesi söylemek istediklerim ki o yüzden blog'a koymaya ve bir çok insana ulaşmasını istedim. Son zamanlarda ülkemizde yaşananların bir anlamı olmalı öyle değil mi? Hepimizin farketmesi aydınlanması ve ona göre hareket etmesi için bir mesaj olmalı bu bize.... 

Yazı uzun ama bence çok keyifli.... Hızlı okuyorsanız 2 dakikanizi yavaş okumayı seviyorsanız 10 dk alıcak bir yazı bu vakiti ayıranlara müteşekkirim. 

Sevgilerimle
Tuten

*******************

"Aptallar sürüsü, koyunlar, gerizekalılar, salaklar, makarna kömüre vatan satanlar..." lar lar lar... Şimdi sizin karşınıza geçip ben bunlardan birini söylesem, vereceğiniz tepki "Haklısın ya. Ben aptalın tekiyim. Makarna kömüre sattım bu ülkeyi. Ne olur bana yol göster, ne yapmam gerekli" mi olur. Yoksa yumruklarınızı sıkıp, bana sözel veya fiziksel saldırır mısınız? Önceki tavrınızdan vaz mı geçersiniz; yoksa ona daha mı sıkı sıkıya sarılırsınız? Peki benim bu sözlerim size ışık mı tutar, yoksa karanlık bir öfkeyi mi yansıtır? Varlığımın özünden mi gelir, yoksa varlığımın karanlık tarafından mı? Böyle davrandığımda size bir davranış değişikliği yaratabilir miyim, yoksa öncekine göre daha mı tutucu olursunuz?

Eğer yanıtınız "Evet ya benim aklım böyle başıma gelir" ise önce bu lafların hepsini size söylüyorum bunu bilin. Hem de böyle tükrükler saça saça... Yoo kızamazsınız, çünkü kabul ettiniz. Ha ben de oturup çatır çatır yiyeceğim bu klavyeyi bu arada. Ama yanıtınız "Siktir git başımdan Hasan" ise hah o zaman yazıya devam edelim...

*****
Atatürk'ün en sevdiğim sözlerinin başında, halkı için kullandığı "Ah benim sevgisiz bırakılmış halkım" gelir. Atatürk, gerçekten halkını sevdi herhangi bir ayrım yapmadan. Halk da bunu gerçekten hissettiği için onu sevdi ve onunla birlikte yürüdü. Canlıların en temel özelliğidir bu, sevgiyi hissederler. Enerjiyi hissederler. İnsanların diğer canlılara göre dezavantajı, avantajı gibi görünen düşünme yetisidir. Özdeki ruhsal varoluşun katıldığı düşünce insanı genişletebilir, ama safi düşünce egoyu yaratır. Egolar duyuları çok köreltebilir ve bazen algılama hususunda sıkıntı yaşatabilir, ama yine de insan karşıdaki kişinin samimiyetini algılar... İşte Atatürk, Osmanlı zamanında en aşağı teba olarak görülen ve ezilen Türk halkını gerçekten sevdi ayırt etmeden ve halk da onu...

İşte bu bağlamda Atatürk'ün yolundan yürüdüğünü, aydınlığın meşalesini taşıdığını söyleyen insanların, kendisi gibi düşünmeyen, kendisinin istediği gibi davranmayan insanlara sövüp saydırması, dalga geçmesi, alay etmesi... aydınlığa, bu ülkeye ne kadar hizmet eder burası soru işareti. Ayrıca bu tavırların bir davranış değişikliği yaratmasını nasıl bekleyebiliriz ki?

*****
Peki hiç mi kızmayacağız, sinirlenmeyeceğiz, öfkelenmeyeceğiz, hayal kırıklığı yaşamayacağız? Bunlar gayet insani duygulardır. İnsani duygulardır da hepimizin iki boyutu vardır: İnsani boyutu ve varlıksal boyutu. Varlıksal boyutumuzu keşfetmediğimiz sürece, insani olarak yaşayıp gidebiliriz. Kızarız, öfkeleniriz, mutluluk, haz tatmin peşinde koşarız, dış dünyada olup bitenler tüm her şeyimizi belirler. Kazanırsak mutluyuzdur, kaybedersek mutsuz; isteğimiz olursa güleriz, olmazsa ağlarız... Yaşamımız böylece akıp gider. Bir rüzgar gelir o yana atar, diğeri gelir öbür yana. Hallaç pamuğu gibi savrulur dururuz ki zaten dünyanın çok büyük çoğunluğu aynen böyle yaşar gider.

Varlık boyutumuzu keşfedersek ise evet, ilk başlarda yine benzer duyguları yaşayabiliriz; kızarız, öfkeleniriz, sinirleniriz, haz ararız, mutlu oluruz vs. fakat bu sefer insani boyutumuzun bu duygularını bir adım geriye çekilip gözlemleyebiliriz. Neden bu kadar sevindim, neden bu kadar üzülüyorum, bu kadar öfkeliyim, dellendim vs. Hepsini bir adım geriye, yani varlık boyutumuza çekilip gözleriz. Gözlemek, bu duyguların temeline götürür ve temeldeki inançları ortaya çıkartır. Temel inançları fark ettiğimizde ise bunların hepsinin temelsiz olduğunu, birer illüzyon olduğunu görürüz. İllüzyonu görmek onu ortadan kaldırır. İnsani boyutu varlıksal boyuta bağlar. Varlıksal boyuta bağlandığınızda ise dışarıda olup bitenler sizi ancak bir gölün üzerindeki dalgalanmalar gibi etkiler. Dışarıda rüzgar varsa gölün düzeyi dalgalanır; ama göl olduğu gibi yerinde durur. Bizim varlıksal boyutumuz ise gölün kendisidir. İşte aradığımız huzur, gölün kendisi olduğumuzu fark ediştedir. İllüzyonlar ise gölü işaret eden tabelalardır. Tabelaların görüp, izleyip, yanından geçer gideriz ve karşımızda gölü buluruz. İnsani boyut ve varlıksal boyut işte böyle birbirine bağlanır.

*****
Yaşadığımız, deneyimlediğimiz her şey ama her şey spiritüeldir. Çünkü arkasında spirit, yani ruh, yani varlık vardır. İllüzyonlar ise o varlığı işaret eden tabelalar. İşte bu günlerde de bizlere sayısız tabela yolluyor evren. Dellenip dellenip duruyoruz. Dellenmemizi takip edersek de muhteşem bir hazine bizleri bekliyor halbuki farkında değiliz.

"Eee peki Hasan'cım, diyelim takip ettik. Bu neyi değiştirecek ki? Ülke yine tehdit altında değil mi? Hırsızlıklar, haksızlıklar almış başını gitmiyor mu? Karanlık bir gelecek bizi beklemiyor mu? Oturup böyle eeee şeklinde yan gelip yatalım mı yani varlık diye diye…” itiraz edecektir bir yanınız. Tanıştırayım sizi, o sizin zihniniz. Yani illüzyonunuz, yani eğer takip ederseniz sizi varlığınızla tanıştırma potansiyeli taşıyan parçanız… Elbette ki dünyada yapmamı gerekeni yapacağız. Söylediklerim yan gelin yatın demek değil. Fakat eylemlerimiz neye hizmet ediyor? Karanlığa mı, illüzyona mı, ayrıştırmaya mı; yoksa birleşmeye mi, varlığı yaşamaya mı, aydınlığa mı? Varlıkla atılan adımlar, realiteyi değiştirir; ruhunuzdan öyle bir ışık yayılmaya başlar ki diğer kardeşlerimiz gelip sormaya başlarlar “Sende bir güzellik var, ama ne? Bunu bana öğretir misin?” diye. Zaten bir insan sizden talep etmediği müddetçe ona bir şeyler anlatamazsınız, aktaramazsınız, öğretemezsiniz. Ama eğer onun böyle bir talebi varsa, ona yolu aktarabilirsiniz. Talebi yaratacak olan da sizin onu zorlamanız, itelemeniz, ötelemeniz değil, içinizdeki varlığın; gölün güzelliğini yansıtabilmenizden geçer. Ama siz gidip karşınızdakileri zorluyorsanız, öteliyorsanız, iteliyorsanız hakaret ediyorsanız, dalga geçiyorsanız ve bunu “aydınlık” için yaptığınızı iddia ediyorsanız, maalesef yanılıyorsunuz. Siz illüzyonunuzun etkisi altındasınız, mesajları görmüyorsunuz, duymuyorsunuz ve illüzyon tabelasının önünde öylece bağdaş kurmuş oturuyorsunuz. Hareketsizliğinizden bir değişim ortaya çıkmadığı ve dünyanın sizin için beklediğiniz şekilde değişmediğini gördüğünüz için de daha da sinirlenip, sövüyorsunuz etrafa… Bu, bizleri aydınlığa götürmez, ilerletmez, yaşamlarımızı güzelleştirmez…

*****
Bazı özel zamanlarda evrensel plan, karanlığın derecesini o derece arttırır ki insanlar içlerinden yayılan ışığı keşfedebilsinler ve bir araya gelip daha da büyük ışıklar yayabilsinler. İşte yaşadığımız günler de böyle özel zamanlardan ve muazzam potansiyel taşıyor hepimiz adına. Şu anda kızıyorsanız kızın, küfretmek istiyorsanız küfredin de, hatta gidip bir odaya girin yastıkları tekmeleyin, bağırın, çağırın, kusun içinizdeki birikmişi. Sonra sakinleşince duygularınızı gözleyin. İzleyin kendinizi… Fark edeceksiniz ki evet, kendinizi gözleyebiliyorsunuz. Duygularınızı takip edebiliyorsunuz. Eylemlerinizin ardılını görebiliyorsunuz. Eee peki o zaman bunlar gözlemlenebilir hareketlerse, gözleyen kim? İşte gerçek sizsiniz… Tüm yaşam sürecinin ardındaki bilinç… Varlık… Ben kimim sorusunun yanıtı… “Bir ben Ben var benden içeri” sözündeki Ben… Gölün kendisi…

Bunu bir kere fark ettiğinizde ise hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve günden güne değişecek yaşantınız, yaşantımız… Artık eylemlerimiz nereden rüzgar eserse durumundan çıkıp, yaratıma dönüşecek. Evet, yine dünya üzerinde çalışacağız, gerçekleştireceğiz, yürüyeceğiz… Evimize kapanmayacağız ya da bir tapınağa gidip münzevi olmayacağız. Fakat bu sefer bambaşka bir bilinçle, bambaşka bir farkındalıkla hareket edeceğiz… Ve bizimle yürüyen insanlar belirmeye başlayacak çevremizde… Kolkola gireceğiz, yürümeye devam edeceğiz. Yolda kendini yere kapamış, ağlayan, çökmüş kalmış, hiçbir algısı kalmamış kardeşlerimizi de göreceğiz. Kimisi katılacak yürüyüşümüze, kimisi şimdilik ben almayayım diyecek, kimisi görmeyecek bile… Hepsine gülümseyeceğiz… Saygılarımızı ve sevgilerimizi sunup yolumuza devam edeceğiz… Daha nice kolkola girmiş insanlarla, gruplarla karşılaşacağız ve onlarla da bütünleşip daha da büyüyecek yürüyüşümüz… Bir gezegen de böyle değişir işte…


22.10.2013

Yağmuruyla Güzel Brüksel


Seyahatimizin ilk durağı yağmuruyla güzel Brüksel! Brüksel, bir çok insanın bir şey yok dediği bir ülke ve hatta insanların sadece çikolata ve biradan ibaret sandığı ama hiç de öyle olmayan bir şehir. Öylesi dolu, öylesi keyifli bir şehirki. Tekrardan gidilecek şehirler içersinde benim için. Hatta belli aralıklarla gidilebilecek bir şehir bile olabilir, ah vizenin ah bordo pasaportun gözü kör olsun !

Grand Palace (foto google)



 Kış mevsimin yaşanmaya başladığı şehirlere gideceğimizi biliyorduk, soğuya hazırlıklıydık ama tüm gün sürecek yağmurlara değildik. Hazırlıksız da yakalansak, hepimiz iyi adapte olduk. Normalde daha az yağmurda bile dışarı çıkmayacakken, tüm gün bardaktan boşanırcasına veya İngilizlerin söylediği gibi kedi&köpek gibi yağan yağmurda keyifle geziyorduk; ve bunu yapan sadece biz değil bir çok başka turistti, sanki yağmur kimsenin umrunda değilmiş gibiydi(Türkler hariç :)). Hele orada yaşayanlar için sıradan ve normal bir gündü. 



Uçaktan indiğimizde saat 17:00 civariydi; daha önceden ayarladığımız araba ile şehir meydanına yürüyerek 8 dk mesafede olan, Brüksel'de yeni açılmış Meininger otele doğru yola çıktık. Aren uçak boyunca uyumadığı, yaklaşık 7-8 saattir de uykusuz olduğundan bu bizim araba değil krizi yaşadı ve illa kendi arabımızı istedi. Uykusuzluktan saçmaladığını bildiğimiz için karga tulumba arabaya soktuk bir 10 dk ağladı ve uykuya daldı; biz de yaklaşık 20 dk sonra otelimizdeydik. 




Konaklama
Otelimizi booking. com aracılığı ile yaptık; en çok oy alan otellerden biriydi; tercih sebeblerimizin başında şehir merkezine yakınlığı geliyordu ve elbette uygun fiyatlı olması. Otel eski bir fabrika, "Green Hotel" yani doğa ile dost otel kategorisindeydi. Aynı zamanda "art hotel" olarak da geçiyor yani içersinde sanatın bol olduğu bir otel; daha çok sokak sanatı diyebiliriz buna.  


Kanala bakan bir otel ama açıkcası kanalın hiçbir esprisi yok bildiğin çamur gibi bulanık pis bir su göz zevkine hitap etmediği gibi göz zevkini bozacak bir manzara :) Yani Brüksel'de kanal civarı bir otelde kalmaya hiç mi hiç gerek yok. Ama merkeze yakın bir otelde kalmak bana sorarsanız şart! Neden mi, sebeblerini ulaşım kısmında yazacağım. 



Otel gençlerin yoğun kaldığı ve aslında en çok da onlara uyan bir oteldi. Otelde isteseniz de öğlen ve akşam yemeği yok mesela, ama asma katında açık bir mutfak var; dışarıdan istediğiniz yiyecek ve içeceği sokabiliyorsunuz ve kendinize o mutfakta yemek hazırlayabiliyorsunuz; gençlerin çoğu böyle yapıyordu ve ben 1 kez bile o mutfağı pis veya dağınık görmedim. 



Kahvaltısı çoğu avrupa şehrinde olduğu üzere son derece zayıf; yemekhane gibi bir yerde komin bir şekilde kahvaltını yapıyorsun hatta fast food zincirlerinde olduğu üzere, tabağını çanağını temizleyip kaldırıyorsun :)



Çocukla gitmek için uygun mu? İlk yazımda da söylediğim üzere, bazı konularda fazla titizsen ve detaycıysan hiç uygun değil. Kısa süreli kalacaksan ve özellike tek başına gittiysen oldukça uygun bir otel. 




Brüksel'de kalınabilecek bir çok tarz ve iyi otel var. Bu arada Novotel ve Ibıs oteller zinciri inanılmaz güzel yerlere konumlanmıştı; fiyatını bilemiyorum ama bir daha gidersem Novotel'de kalacağım kesin. Size önerilerimden biri de anne&babamın kaldığı Pantone otel bu otelde oldukça tarz ve meşhur bir otel. 






Ulaşım 
Sanıyorsanki Avrupa şehiri ulaşım ne kadar kötü olabilir diye; inanın ki Brüksel'de oldukça kötü. Örnek vermem gerekirse; yürüyerek 8 dk vardığın meydana, sence tramvay ile kaç dakikada varırsın? Tabii bu arada tramway gelir mi gelmez mi meçhul. Tam tamına 25 dk varabiliyorsun hem de tek tramway ile değil :) bir durakta inip tekrardan başka bir tramvay'a geçmen gerekiyor. Metro ağı ne geniş ne de kullanan var, biz sadece 1 kez kullandık onda da kaybolduk zaten. Taksi bulmak oldukça zor. Araban var ise park büyük sorun. Bisikletin varsa hayat sana güzel arkadaş! Yürümeyi seviyorsan o zaman inanılmaz özgürsün. Gece dışarı çıkarsan ve 22:00 sonrasına kalırsan pardon ama kelimenin tam anlamıyla sıçtın :) Taksi tek alternatifin olur ki nasıl bulursun onu da hiç bilmiyorum. 


Biz her yere yürüyerek gittik; bir keresinde tramway durağı otele çok yakın diye ve o 8 dk yol arenle yaklaşık 45 dk olduğundan haydi tramwaya binelim dedik ve bindiğimize pişman olduk; indiğimiz yerde Aren 30 dk kuşlarla ve su birikintisiyle oynamak isteyince 2. günümüzdeki, tek tam günümüz oluyor, meydana gitmemiz 2 saati buldu bu da günün yarısı demek. tabii ki indiğimiz yerden normalde 10 dk'da yürüyeceğimiz yolu Aren'le 30 dk yürüdük; bu uzun yürüşlerin bir faydası oluyordu, bir çok yeri ve yaşam tarzını görmüş oluyorduk. (Herşeye olumlu tarafından bakmayı adet edinmek lazım değil mi?)



Dikkat dikkat!


Brüksel'e haftasonu gidiyorsanız bilin ki Pazar günü şehir tam bir hayaletler şehiri. Ulaşım yok denecek kadar az, alışveriş için açık mağaza bulamazsınız, hatta yemek için bile açık bir restaurant bulmak zor. Ve malesef biz Cumartesi günü geç saatte gittiğimizden Salı günü de otelden ayrılacağımızdan dolu dolu geçirebileceğiz bir Pazarımız bir de Pazartesimiz vardı. Bilin bakalım Pazartesi günleri de neresi kapalı, müzeler! Ve biz akıllı ailesi müzelerin hemen hemen hepsini Pazartesi'ye bırakmıştık :) Ne şans di mi? Hayır bunu önceden neden akıl edemediğime şaşıyorum, biz ettik siz etmeyin. Gideceğiniz ülkede müzelerin ve önemli yerlerin ne zaman açık ne zaman kapalı olacağına dikkat edin derim. 

Sanıyorsan ki Pazartesi'nin tek olumsuz yani müzelerin kapalı olması yanılıyorsun; Pazartesi günleri mağazaların neredeyse yarısından fazlası öğlene doğru açılıyor. Sanıyorum kendi kıymetlerini çok iyi biliyorlar; uzun bir haftasonu tatili yapıyorlar. Duyduğuma göre Cuma günleri de zaten erken kapanan mağazalar, normal bir günde bile 19:00'da açık bir dükkan görürsen şanslısın, daha erken kapanıyormuş. 



Yeme&İçme

Brüksel deyince akla ilk gelen şey bira ve çikolata. Akla ilk gelmesi gerekenlerin arasında olduğu da kesin. Bunların dışında; midye&patates (moulles), waffle da mutlaka akla gelir. Brüksel'e gidipte çikolata yememek olmaz, sevmiyorsan bile yersin o kadar söyliyeyim ve işte çocukla seyahat edeceksen ve çocuğunun çikolata yemesini istemiyorsan o zaman gitme :) Çocuğunu dünyanın en güzel ve en şık çikolatalarından mahrum bırakamazsın. 

Bira benim içebildiğim tek içkidir ve zevkle içerim hafif biraları. Hayatımda içtiğim en güzel biraları Brüksel'de içtim kesinlikle. Çikolatalar da öyle. Zaten çikolataya pırlanta muamelesi yapıyorlar, dükkanlar öylesi şık, öylesi temiz ve öylesi güzel... Vitrinlere hayranlıkla bakarsınız. 

Waffle yiyecekseniz sokakta 1 Euro'ya satılan üzerine 2 muz koydu mu 3 Euro olanlardan değil mutlaka en iyisinde yemelisiniz; lakin be alışmışım bizim türk usulü waffle sevemedim pek oradakini; Aren de sevemedi, Güray denemedi bile. 

Sokakta patates satan çok yer görebilirsiniz, ben onu da pek beğenmedi ki 7/24 patates kızartması yiyebilirim ama sanırım ben en çok annem usulü patates kızartması seviyorum. 

Midye'ye gelince bayıldım ve eğer sen de deniz ürünlerini seviyorsan mutlaka ama mutlaka denemelisin. 

Şık hiçbir restaurantı denemedik malum çocukla olmazdı. 

******
Benim rastladığım insanları fazlasıyla soğuk hani ingilizlerin yanlarında laubali kalacağı cinstendi; sürekli terbiye etme halleri vardı. Ufak bir örnek vermem gerekirse; 2 kişinin zor sığacağı Şirinler ve benzeri yerel ürünlerin satıldığı ufak bir dükkana giriyoruz, Aren ve ben. İçeride bir anne ve kız var çıkmak üzereler, Are Şirinlere bakmak istiyor 2 adım atıp geçmemiz gerekiyor; müşteri olan kadına; "Sorry,would you let me go there" diyorum, dükkan sahibi Belçikalı kadın hemen atlıyor pleaseeee diyor; anlamıyorum ne demek istediğini ona da;  "Sorry, I did not understand what you mean" diyorum, kadın da bana: "You should say pleaseeeee" diyor. O an içimden kadının saçını başını yolmak geriyor; sinirli bir gülümsemeyle: "Pleaseeeeee do not teach me how to talk OK!" diyorum kadın anlamadığım ama küfür olduğu  çok belli olduğu cümleler savuruyor. Ben de Türkçe ve sinirli bir biçimde Arenciğim şu gördüğün teyze bize kötü sözler söylüyor o yüzden buradan bir şey almadan çıkacağız diyorum; tamam diyor anlayışlı evladım. Ve Aren bombayı patlatıyor çıkarken kadına bakıyor ve öküzzzzz diyor; hiç bozmuyorum Aren'i evet canım arabalar gibi insanlarda öküz olabiliyor tam yerinde kullandın bu kelimeyi aferin diyorum.

Genelleme yapmak istemiyorum elbette bambaşka harika insanları da vardır, ama bizim rastladıklarımız hep bir pleaseee do that, say that hallerindeydi. 

Herşeye rağmen bu yazdıklarım Brüksel'in güzelliğine gölge düşürmüyor. Gezilebilecek, görülebilecek ve keyif alınabilecek fazlasıyla yer var; dahası çocukların da keyif alabileceği müze, mekan oldukça fazla. Brüksel'i mutlaka seyahat planlarınızın içine koyun derim. 

Biz neler yaptık, nereleri görmeyi hedefledik, nereleri gördük bir sonraki yazının konusu olacak; merak ediyorsanız takipte kalınız. 




21.10.2013

Çocukla Avrupa Sehayati


7 gün 5 şehir; henüz çok taze 2 yaş çocuğuyla nasıl başladı, nasıl gelişti ve nasıl bitti. 5 şehiri anlatmaya geçmeden önce genel olarak çocukla seyahat ile ilgili yazmak istedim. Sıkı durun açıklıyorum; hiç de korktuğum gibi geçmedi, öylesi güzel geçti ki, iyi ki bu tatili yapmışız dedik. 


Biz bunu dedik; ama siz yerimizde olsanız belki de "aman allahım bu nasıl bir kabus" derdiniz, onu da belirtmek isterim. Tatil anlayışı, ebeveynlik tarzı, beklentiler, bunların hepsi kuracağınız cümlenin temelini oluşturuyor. 



Tatil anlayışımızın ne olduğuna geçmeden önce; biz bu tatile sıfır beklenti ile çıktık. Başımıza ne geleceğini bilemiyorduk; o yüzden de şöyle söylüyorduk birbirimize; alt tarafı gittiğimiz şehirleri gezemeyeceğiz, olsun şehirler orada duruyor; sağlık & sihhat olduğu sürece tekrar gideriz. Her ne olursa olsun ailece bir arada olacağız, bu da bize yeter. Bunu söylemekten öte, bu düşünceyi içselleştirmek işimize çok mu çok yaradı. 



Tatil anlayışımıza gelince; ben gittiğim şehiri yaşamak isterim, turist gibi değil oranın bir parçası olarak. Yani mutlaka; bilinmedik turistik olmayan bir bölgesinde gezmek isterim, mutlaka pazarını görmek isterim, mutlaka mahalle arasında bir yerde yemek yemek isterim, mutlaka şehirin tüm müzelerini gezmek isterim.  Bir de o şehrin hem yazını hem kışını yaşamak isterim ve elbette hem gündüzünü hem de gecesini yaşamak.  Bunları yapamadıysam o şehri yaşamış ve görmüş hissetmem kendimi. Güray'ın da bundan pek farklı bir tatil anlayışı yok. 



Peki hangilerini yaptınız derseniz; müze gezemedik, pazar'a sadece Amsterdam'da gidebildik. Görülmesi gereken her yeri de göremedik. Buna rağmen mutsuz olduğumuzu söyleyemem. Güzel bir gezi rehberi oluşturmuştum; hepsi hala duruyor, bir şehrin 2 önemli mevsimini de yaşamak istediğimiz için göremediklerimizi, yapamadıklarımızı bir başka mevsime bırakmaya karar verdik. Müze her zaman gezilebilir öyle değil mi? Ama her şehirin bir devinimi var; bir sonraki gidişinde aynı devinimi yaşayamazsın zaten, sen değişmiş olursun, şehrin devinimi değişmiş olur; dolayısıyla gezdiğimiz tüm şehirlerin dinamiğini yakaladığımızı söyleyebilirim. 



Tatile Hazırlık


Çocukla 7 günlük bir seyahate çıkarken, hem de kara kış yaşanan yerlere giderken, nasıl hazırlandık. Hemen şunu söyliyeyim pek tabii ki bileceğiniz ve onaylayacağınız üzere; kış bavulu yapmak ile yaz bavulu yapmak arasında ciddi bir fark var. Bir de yetişkin bavulu ile çocuk bavulu arasında :)


Kocamın tatile gitmek için tek bir şartı vardı; az ve öz eşya götürmek ve hatta tek bavula sığmak. Yapma etme bak kışın gidiyoruz, bir sweatshirt'un kapladığı yer 10 tshirt'e bedel dedim ama dinletemedim; ben anlamam yoksa gitmeyiz dedi :) ki oldukça haklıymış. Mevcut az ve öz eşyamızla bile, havaalanında ciddi sıkıntı yaşadık. Çocuğumu idare edeceksin, eşya mı taşıyacaksın. İkisini bir arada yapmak çocuk yapmak kadar çılgınca bunu söyleyebilirim. 



Daha önce yazmış olduğum bavul yazısına çok güzel öneriler gelmişti; ben de boş durmadım bir çok youtube videosu izledim ve sonunda 3 kişiyi bir bavula sığdırmayı başardım, nasıl mı? 





Evde her boy bavul olduğu halde, o bavullara sığabileceğimize inanmadım ve yeni bir bavul arayışına girdik. Tercihimiz yukarıda gördüğünüz Eastpak bavul oldu; kendisi 30 yıl garantili ki çocuk varken garantisi uzun bir bavul almak önemli :) Göründüğünden çok daha büyük ve hacimli aslında.  Ah bir de Aren'in kendine özel bavulu vardı; seyahate çıkacaklara kesinlikle tavsiye ederim, çocuğunuza da küçük, onun sevebileceği ve taşıyabileceği gibi bir bavul alın. Aren bavulunu taşımak konusunda oldukça başarılıydı, hızlı hareket etmek isteyip bavulunu biz taşımak istediğimizde şiddetle karşı çıktı :)



İşte bu da Arenin bavulu; Arenin bavulunun içersinde uçakta ve gittiğimiz yerlerde oyalanacağı oyuncaklar vardı. Bunlar neydi derseniz; az ve öz şeylerdi. Arenin oynamaktan büyük keyif aldığı hamurlar ve tek bir tane bir sürü şekli çıkartabilen hamur makinası, balonlar bir de kesinlikle tavsiye edeceğim, imaginarumdan aldığım ve şimdilerde başka oyuncakçılarda da gördüğüm bir çubuk yardımıyla çocuğun kendi kendine yapabildiği balon seti. Biz bu setle inanılmaz eğleniyoruz;yukarıda çantanın içindeklerde görebilirsiniz. 


Aile bavulumuza gelince; en çok Aren için eşya aldım. Hepsini bavulun en dibine rulo yaparak yerleştirdim; hepimiz için sadece yedek 1 ayakkabı aldım, bu ayakkabıların içine çoraplarımızı yerleştirdim. Bir de bunu hiçbir videoda görmedim, belki de çok bilindiktir, ama ben kendim akıl edince çok hoşuma gitti; tüm sweatshirtlerin şapka kısmını tshirtlerle doldurdum, rulo yaparak, Areninkiler neredeyse 4 hatta bazen 5 tshirtü aldı. Gürayınkilere de 3 tane sığdırabiliyordum. Bu  bana ciddi extra yer sağladı.  Bize 2 günde 1 giyilebilecek gibi eşya aldım. 



Tüm ıvır zıvırları Gratisten aldığım çok bölmeli çantanın içine sığdırdım; herkese de edinmesini tavsiye ederim, oldukça kullanışlı. Tüm gerekli ilaç, temizlik vb. malzemeleri içine aldı. Aynı zamanda Aren'in özel şampuanı ve benzerlerini yine Gratisten aldığım plastik seyahat tüplerine koydum, hatta bir tanesinin içine saçlarım için kullandığım spreyden bile koydum; fısfıslıları da mevcut. 



Uçak Yolculuğu

Ailece en uzun uçuşumuzu yapacaktık ve ben bu konuda oldukça endişeliydim. Yerinde duramayan, otırmayı sevmeyen Aren'i nasıl 3,5 saat oyalayacaktık. Öncelikle; uçuşu tahmin edebileceğiniz üzere uyku saatine göre belirledik; lakin Aren uçakta uykudan ölse de uymuyor, şükür ciddi arıza da çıkarmıyor. diğer çocukların hepsi kalkıştan 5 dk sonra uyumuştu :)  Uçuşunuz için olmazsa olmaz kural, check-in yapmış olmanız bu ciddi zaman kazandıracak, bir de havaalanına gidişinizi check-ininiz dahi olsa erken yapın; havaalanında koşmaca, kaçma ve benzleri gibi aktivitelere siz de maruz kalabilirsiniz :) Şansınız varsa ve istiyorsanız duty free ziyareti yaparsınız, benim öyle bir şansım olmadı :) Lounge'larda kullanabileceğiniz kredi kartınız var ise mutlaka değerlendirin, bizim için çok iyi oldu. 


Şu bavulu sardırma işini ilk kez denedik; bavulumuzun üzerine paltolarımızı da sardırdık ve gerçekten çok rahat ettik; böylece elimizdeki malzeme sayısı azaldı. Aren sağolsun Köpeği ve Pepesi olmadan adım atmıyor, sanki 3 çocuğumuz var; her yerde bizimleler. Bu noktada, çocuğunuzun sevdiği bir oyuncağı vb mutlaka yanınızda bulundurmanızı öneririm, sakın bavula koymayın :)



Çocuğunuzun karnının tok olduğundan mutlaka emin olun; Aren sakız çiğnemeyi çok seviyor, uçakta kulakları için oldukça iyi oldu. Sevdiği tüm gıdaları da yanınızda bulundurun. Iphone & Ipad gerçekten hayat kurtarıyor; sonunda Aren'in de sevdiği bir çizgi film var; Canım Kardeşim; seyahatten önce tüm bölümlerini telefona indirdik ve uçakta bu çizgi filmlerle ciddi vakit geçirdik. 



Bir de şu öneriyi paylaşmak istiyorum; Aren seyahate çıkarken 2 yaşın altındaydı, seyahatten dönerken ise 2 yaşındaydı; dolayısıyla seyahate çıkarken infant sayılıyordu ama dönerken değil. Bileti gidiş-dönüş kestirmek istediğimizden şirkette çalıştığım acentanın da önerisiyle bileti kestirirken Arenin doğumgününü ileri bir tarih olarak belirledik; sorun çıkarsa havaalanında bilet farkını alacaklarını söylediler; pardon yanlış yazmışız dersiniz dediler, sorun çıktı mı, çıkmadı :) Bu sadece bir öneri, size kötü polis rastlarsa orasını bilemeyeceğim :)


 Hazırlıklı Olunması Gerekenler


Öncelikle tüm seyahat planınızı gitmeden önce yapmanız gerekiyor; öyle spontan takılayım dememelisiniz eğer çocukla seyahat ediyorsanız. Spontan takılan sadece çocuğunuz oluyor çünkü :) Eğer siz de onun gibi takılmak isterseniz işte o zaman ciddi bir kaos ortamının içine düşersiniz. 



Yapmak istediğiniz herşeyi yapamayacağınız olasılığını mutlaka aklınızda bulundurun ve bir öncelik sırası çıkarın; şunu yapmadan dönmek istemem gibi. 



Gideceğiniz şehire ayıracağınız gün sayısını iyi düşünün; mesela biz Güray'la başbaşa gitseydik 3 günde Brüksel'in altını üstüne getirirdik ama Aren ile yarısını bile gezemedik diyebilirim. Günlük gezi planınızı çıkarırken gideceğiniz yerler için extra zaman koyun. Örneğin sabahtan şuralara gideceğiz, öğlen burada oluruz, şurada yemek yeriz gibi planlar yaparken o sabahki gezilecek yerleri bir bakmışsınız akşam olmuş ancak 2 tanesini gezebilmişiniz. Çocuk işte; heyecanlı, meraklı, keşfetmek için yaratılmış. Bir cadde üzerinde bir su birikintisiyle 30 dk oynayabildi Aren veya bir adet kurumuş yaprağı 15 dk inceleyebildi veya bir binanın önünde 45 dk durmak isteyebildi :)



Eğer çocuğunuzun beslenmesi konusunda çok hassas ve titizseniz bence yurtdışı seyahati yapmayın; istediğiniz gibi sağlıklı yiyecekler bulmak neredeyse imkansız. Aren 7 gün boyunca; pizza, envai çeşit makarna, noodle ve edamame ile beslendi. Tabii ki rutin süt içme seanslarımız vardı; ayrıca bizim gittiğimiz yerler çikolata cenneti olduğu için de bol bol yedi ve hatta bağımlısı oldu diyebilirim. Bunlar sizin için dert ve sorun olacaksa gerçekten gitmeyin. Kaldı ki çocukların beslenme alışkanlıkları seyahatte alt üst olabiliyor; hiçbir şey de yemeyebilir sadece hayatta kalacak kadar atıştırabilir, bu da sizi kahredip lanet olsun tatile diyecekseniz yine kesinlikle gitmeyin derim. 



O hareketli çocuğunuz çabuk yorulabilir ve yürümek istemeyebilir; biz puset götürmedik; birincisi Aren'in 24 aydır toplasan 24 kere puset kullanmamış olması, ikincisi ciddi ağırlık yapması, üçüncisi Aren'in puseti itmeye meraklı oluşu. Bunun yerine Hülya'dan aldığım Boba'yı götürdüm; Arenin bebekliğinde Ergo kullanmıştık ve çok memnun kalmıştık, lakin Aren 11 aylıkken yürümeye başladığında bir daha binmek istedi, 14-15. ay gibi tekrardan denemek istediğimizde Ergo'nun bir parçası kopmuştu biz de veda etmiştik. 



Tatil için mutlaka  ama mutlaka puset, sling ve benzeri götürmeniz gerekiyor, çocuğunuz hangisinde rahat edecek siz karar verin. Aren boba'yı kabul etti ve Boba bizim hayatımızı kurtardı; ergoya göre artısı daha çok bunu söyleyebilirim. Öğlen uykularını bobada yaptı Aren ve biz de bu vesileyle hem flörtöz takılabildik hem de gezebildik. 


Uyku ve tuvalet; hala bez kullanıyorsa bir nebze daha rahatsız demektir; bezsiz bebek ise, tuvalet düzeninin değişebileceğine karşı hazırlıklı olunmalı, biz sorun yaşamadık çok şükür ama yaşanabilirdi de. Uyku konusunda da bir sorun yaşamadık ama sık yaşanan sorunların içinde olduğunu biliyorum. 


Bunların hepsi bir yana, hiç tatmadınız bir maceraya iyisiyle kötüsüyle hazırlıklı olun ;)



Ve son olarak; gerek sık sık şehir değiştirmeye gösterdiği uyum ile, yürüme performansı, bobada durma performansı ve bize ayak uydurma performansıyla üstün bir başarı göstermiş oğlum'a huzurlarınızda teşekkür ederim onu yer bitiririm; sizlerden de kocaman bir alkış beklerim. Biz bunu başardıysak emin olun bir çoğunuz başarabilir. Aren bu performansı gösterdiyse hemen hemen tüm çocukların göstereceğine inanıyorum. Ama başında da dediğim gibi aslında her şey kafada bitiyor; çocukla yurtdışına gitmeden önce fabrika ayarlarınızda ufak bir değişiklik yapmanız, tatil anlayışınızı gözden geçirmeniz ve herşeye hazırlıklı olmanız gerekiyor; elbette bunlara sadece dilde değil içinizde de hazır olmanız en önemlisi. 




Her ne olursa olsun ailece geçen bu zamanın bir yerinde keyif alacaksınız, bunu da hatırlatırım! 




5 farklı şehirde neler yaptık neler yaşadık merak ediyorsanız takipte kalınız ;)