spritualizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
spritualizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.01.2015

Istemeyi Biliyor musun da Istiyorsun Bilmeden mi İstiyorsun?




Benim mini bir blog'um var biliyor musunuz :) Instagram sayfam :) Her sabah aslında instagram olmasaydı buraya yazacağım şeyleri oraya yazıyorum. Bir çok blogger'in bloguna daha az yazmasının yegane nedeni de bu aslında. Instagramda bu yazılarımı #tutenminiblog hastag'ı kullanarak yazıyorum. 

Bazen eskiden daha çok yazardınız; çocuk büyüdü böyle oldu gibi yorumlar oluyor; doğru çocuk büyüyünce ve aslında sen de büyüyünce ve çocuk büyütmek sana çok doğal gelmeye başlayınca daha az yazıyor oluyorsun. Bir de, elbette herkesin büyütme hikayesi kendine özel bir deneyimde olsa o kadar çok anne & çocuk blogu var ki bir ben eskik kalayım diyorsun, ben dedim en azından. Ama yazmak benim doğal eylemim, elimde peçete geçse hani kalem derim; o yüzden yazılarımı her sabah instagramda da görebilirsiniz. 

Blog yazmanın keyfini oralarda bulamam ve fakat yine de kullanım kolaylığı ve interaktif olması nedeniyle zevkle kullanıyorum. 

Bugün de şöyle yazmıştım; 

Gunaydin♥ Bir seyi cok istersen olmaz'a inananlardan misiniz? Yoksa inatla istemekten yana misiniz? Asil olan, eylemlerin en onemlisi belki de en gucu istediklerinizi oluruna birakmaktir, yani teslim olmaktir.
Isteklerinizi gonlunuzde birakin zihninize tasimayin; cunku zihninizde barajlar var su su akmaz zihnin barajlarina takilir ya baraj kapilarini acip suyu akisina birakmayi ogreneceksiniz ya da gonuldeki zihne hic tasimayacaksiniz o da teslimiyetle mumkun.
Bir de soyle aciklayabilirim; cok istediginiz seylerin en dusunmediginiz anlarda olma sebebi enerjiyi serbest birakmakla alakalidir; enerjinin akabilmesi icin serbest olmasi gerekir; surekli uzerine dusundugunuz surekli zihinde tuttugunuz seylerin enerjisi akmaz. Haydi bakalim hem dilekleriniz hem istekleriniz hem de gununuz su gibi aksin #tutenminiblog



12.12.2014

Beklemenin Dansı




Ruhuma dedim ki; an'da kal ve bekle, umut etmeden bekle, umut ettiğin şey doğru olmayabilir, çok isteyerek, aşkla bekleme, çok istediğin şey hayırlı olmayabilir; bir de inanç var tabii, ama zaten beklemenin kendisi aşk ve inanç doludur. Düşünmeden bekle; düşünce olmaya hazır değilsin. İŞte o zaman karanlıklar aydınlık olabilir ve an bir dans'a dönüşür. 

Özetle; insan kendisi için neyin hayırlı olduğunu bilemez, ve beklentiye girme, bekleyebilirsin ama an'da kalarak; kendini umuttan, çok istemekten ve düşünceden ayırabilirsen senin için her şey aydınlık olabilir, bekleme hali, o an bir dans'a dönüşür. 


Beklentilerinizden sıyrılıp, beklemenin o innaç ve aşkla dolu dansına kavuşmanızı dilerim. 

21.11.2014

Bir Daha Doğurursam...


Hayatta kullanmamaya çok özen gösterdiğim ve çok saçma bulduğum bir cümle vardır: Şimdiki aklım olsaydı..... Şimdiki aklına sahipsen bu geçmişten çıkardığın öğreti sayesindedir, geçmişte o pişman olduğun veya ah'ladığın vah'ladığın şeyi yapmamış olsaydın belki de bugün ki aklına hiç mi hiç sahip olamayacaktın. O yüzden şükretmeli insan yaşadığı her deneyime. 

Bazen düşünüyorum, Aren doğmadan önce abuk subuk şeylere takmıştım; mesela yatak odasında koyacağımız ve oturup üzerinde emzireceğim sallanan sandalyenin kaplanmasına. Güray'la didişmiş doğuma kaldı 1 ay halaaa kaplatamadık demiştim. Oysaki o sandalyede oturup emzirdiğim, o da sırf zihnimdeki o resim için, sayılıdır. Evet çok hoş bir kumaş seçip kaplattık ama olmasa da olurdu. 

Yine odasını almak için gösterdiğim çaba ve nice böylesi şeyler. Evet bunlara fazlaca kafayı takmamıştım ama itiraf etmeliyim ki zihnimi oyalamış ve çok mühimmiş gibi gözükmüştü bana o zaman. 

Aren'in doğması, 3 yıl içinde dönüşen ben bugün doğursa bambaşka şeylere kafa yorar ve dikkat eder mesela; ama kimbilir belki bundan da bir 3 yıl sonra bu dikkat ettiklerime bakar ve gülümserim; ey gidi Tüten ey derim. 

Ne odası ne sallanan sandalye gibi bir ayrıntı umrumda olmaz. Bunların dışında; yine uykusuz gecelerim olsa, olaya çok daha farklı yaklaşırım, yani yaklaşamasam bile bunu denerim. 

Bebeğin zorluklarında isyan etmek, yılmak yerine bunların bana güç katacağını bildiğim için ve o ilk hamile olduğunu öğrendiğin andaki, doğrduğun kucağına aldığın tenini tenine dayadığın o ilk andaki mucizevi duyguyu yaşatmaya gayret ederim. Zorluk diye sıfatlandırdığım durumların içinde ne denli insan olmaya dair ayrıntıların gizli olduğunu görmeye çalışırım. 

Yaradanın başettiği bu mucizevi duyduğu tekrardan tatmak nasip oldu diye şükran ve şükür duygumu dile getirir, zor, güç ve benzer diye adlanadırabileceğim duygulara izin verir ancak üzerime yapışmasına fırsat tanımam. 

Biliyorum ki bir daha doğursam bir daha doğarım bir daha içimdeki bir ben'i keşfederim. 

20.10.2014

Bir Nevi Hayat Koçu: Arılar





Geçtiğimiz Cuma günü Anavarza Bal'ın  Doors Akademide gerçekleştirdiği bir blogger etkinliğine katıldım. (Ben aslında daha çok Güray'ı desteklemek için oradaydım; bilenler zaten biliyor Güray, eşim, Anavarza Bal Pazarlama Müdürü)

 Önce Anavarza Bal'ın  davetlisi,Debra Roberts'tan arıların gizemli dünyasını dinledik sonra da mutfağa geçip ballı 3 farklı tarif denedik. Tarifleri de bir ara yazayım çünkü hem tatları nefis hem de yapmı oldukça kolay. Debra Roberts hayatımda gördüğüm en çılgın kadınlardan biri,; kendisiyle ilgili detaylı bilgiye:http://holybeepress.com/about-debra-roberts-2/ web adresinden ulaşabilirsiniz.


Debra arıların gizemli hayatını anlattı bize. Mesela; 


*Arıların iki midesi olduğunu bir midelerine balı doldurduklarına diğerini kendileri için kullandılarını 

*Bal yapımında 3 arı olduğunu; kraliçe arı, işçi arı (bazıları çiçeklerden bal toplarken diğerleri evde (kovanda)bekliyor ve erkek arılar) erkek arıların tek görevi kovandaki kraliçe arıyı dölleyip yeni arıların doğmasına vesile olmak. İşçi arıların evde bekleyenleri çiçeklerden bal toplayan arıların ağzından arı öpüşmesi denilen teknikle balı alıyor ve kovanda o müthiş bal peteğini oluşturmaya başlıyor. 

*Arılar çiçeklerden balları toplayınca o bala özel midelerinde çeşitli enzimlerle buluşup ilk işlemi kendileri başlatıyor. 

* Bir arının tüm ömrü boyunca yapabileceği bal miktarı bir çay kaşığı kadar ki bunu yapabilmek için 1 gün içerinde 100'den daha fazla ve farklı çiçeğe konmalı arı. 


Bu 4 madde tüm bilgilerin içinde benim çok ilgimi çekti. 



Debra Amerika'da Güney Carolinada yüksek bir dağlık bölgede yaşıyor ve arıcılık yapıyor; hiçbir ticari kaygısı yok, hiçbir beklentisi yok; arılarla beraber yaşıyor. Bir kadın düşünün sabah uyandığında ilk işi arı kovanlarına gidip arıları dinlemek ve onlarla konuşmak. Ömrünü arıların dünyasını anlatmaya ve arıcılığın gelişmesine adamış. Türkiye'yi bu yüzden çok seviyor; mesela Çam balının Türkiye'ye nasıl da has olduğundan ve dünyada ne kadar değerli olduğundan bahsediyor; ve biz bu sabah Marmaris'in o güzelim ormanlarının yandığını öğreniyoruz. 

Debra'dan arıları ve onların dünyasını dinlerken aslında hayatı dinliyor gibiydim; benim için ruhani bir ders dinler gibiydi.  Sonradan sohbet ederken; Debra'ya arılar sizin hayat koçunuz gibi olmuş sanki dedim, sunumu dinlerken bana hayat adına şunları düşündürttünüz dedim; 

* Arılar bal üretiyorlar ama bu onların işi ve durup bir dakika bile ben n'apıyorum demiyorlar, dünyaya bal üretmek için gelmişler ve işlerini yapıyorlar. Peki biz insanlar dünyaya ne için geldik ve işimizi yapıyor muyuz bunu düşündünüz mü hiç? 

* Aralarında müthiş bir iş birliği var ve kimse kimsenin işine karışmıyor sadece o müthiş düzeni sürdürüyorlar. Takım çalışması yapıyorlar, birbirlerine ihtiyaçları var. Biz insanlar için de böyle değil mi? Her şeyi kendi başına yapmaya çalışan insanların durup düşünmesi gerekiyor bir noktada bir başkasına ihtiyacınız olacak, insan insana muhtaç. 

* Arılar dünyanın iyiliği ve düzeni için yaşıyorlar; peki ya insan ne için yaşamalı ve arıların bir beklentisi yok. Arılar bal yapıyorlar, beklentisiz ve düşünmeden. Peki ya biz insanlar neyi niçin yapıyoruz; hangi beklentiyle neyi düşünerek. 

Tüm spritual öğretiler kendinize doğayı ve hayvanları örnek alın der; zira kendinize ister arıyı ister başka bir hayvanı veya doğanın herhangi bir parçasını seçin, dikkatli izler ve bakarsanız yaşamak adına çok çok önemli şeyleri öğrenirsiniz. İşte ben bu yüzden arılar bir nevi hayat koçudur diyorum. Eğer farkındalık sahibi biri olmak istiyorsanız veya var olan farkındalığınızı daha da arttırmak istiyorsanız bir hayvanı ve doğanın kendisini kendinize mentör seçin ve izleyin, öğrenin ve onlara emek verin. 

Bu görüşümü Debra ile paylaştığımda beni yaşam koçu sandı :) Önce arılara sonra bana teşekkür etti böyle düşündüğüm için; evet o kendine arıları hayat koçu seçmiş, dünyanın iyiliği ve güzelliği için çalışan bir gönüllü. Dünyanın dört bir yanını dolaşıp arıların gizemli dünyasını anlatıp insanların özündeki neden var olduklarını anlamasına vesile oluyor. 

Arı'ların bal yapma hikayesini öğrenirseniz Anavarza bal'ın kapağında yazdığı üzere; Bu kavanozdaki bal için, binlerce arı milyonlarca km kanat çırptı, çırpındı ziyan etmeyiniz. Yediğiniz balın bir damlasını bile ziyan etmezsiniz. 

Anavarza Bal'ın sloganı: Sır. Sabır. Armağan. Hayatın da  şüphesiz ki bir sırrı var ve sabredenler, tıpkı arılar gibi azimle çalışanlar bu sırrın armağına erişebilirler. 

Sırra erişmek için doğayı ve hayvanları kendinize yol arkadaşı seçin; seçtiğiniz yol sabırlı yolculuğunuz sayesinde tıpkı arının peteği ve içindeki o sarı tatlı ve şifa dolu bal gibi bir armağan sunacak size..... 


24.07.2014

Evini Bedenini Temizle Daha İyi Hisset

Bazen nedensiz bir biçimde kendimizi kötü hissederiz; ve neyin var sorusuna gerçekten bir şeyim yok ama kendimi iyi hissetmiyorum gibi şeyler söyleriz; aslında nedeni vardır, ya yüzleşmek istemiyoruzdur ya da farkında değilizdir. Böyle hissettiğimizde çoğu zaman ya yaşadığımız mekanların ya da çevremizdeki insanların negatif etkisi altına girmişiz demektir. Hani bir lafımız vardır temizlik imandan gelir diye, ev, iş yeri, uzun süreler kalınan mekanlar ve en önemlisi bedenimizin temizliği (gerek fiziksel, gerek ruhsal) oldukça önemlidir. 
Bizlere komik gelen, eskilerin çok sık uyguladığı bir ev temizliği şekli vardır; sopayla koltuk minderlerine vurma, eski tip yatak örtülerini, halıları camdan sopayla dövmek suretiyle temizleme. Aslında bu komik gelen ve artık çoğu insanın yapmadığı şey ciddi bir temizliktir; enerji temizliğidir. Koltuklar, perdeler, halılar ve yatak örtüleri eve giren ve evde yaşayan insanların enerjierini titreşimlerini ciddi bir biçimde saklarlar; işte bu yüzden de evin içindeki bu eşyaların temizliği önemlidir. 
Sabah ilk iş camları açmak ve annelerimiz gibi yatak örtülerini camdan sallandırmak, yastıkları camdan iyice döverek silkelemek o kadar faydalı ki. Neden özellikle köyde ve benzererindeki evlere gidildiğinde insan kendini daha iyi ve dinç hisseder; sebebi oranın doğası kadar orada bu farkında olmadan yapılan enerji temizliğidir de ondan. İnsan temiz ortamlarda hem görüntü hem enerji olarak kendini kesinlikle daha iyi ve huzurlu hisseder. 
Kokuların da negatif enerjiyi azaltmak hatta pozitife çevirme güçleri vardır; evdeki negatif enerjiler üzerindeki en etkili kokulardan biri adaçayı'dır, tütsü yapıp evde gezdirmek oldukça etkilidir. Bunun dışında lavanta,çam ve benzleeri oldukça iyidir. O kokulu detarjanlar yerine eve bu kokuların hakim olması daha iyi aslında. Nasılki temizlik günlerinde eve girdiğimizde işte bu temizlik kokusu deriz ve hoşumuza gider, aslında evde kullanacağımız doğal aromatik yağlar bunu daima hissetmemize vesile olabilir. 
Tuz'un negatif enerjiler üzerinde çok ciddi etkileri vardır; bir kez deneyin ve görün. Evinizde veya kapalı bulunduğunuz mekanlarda bir kap tuz bulundurun, özellikle evinize kontrolunuz dışında hoşlanmadığınız kişiler geldiğinde bir kap tuzu kişinin bulunduğu odaya koyun, çocuk odalarına koymanızda oldukça etkili olacaktır.  Şimdilerde meşhur himalaya tuzu lambaları var; gerçeğini bulursanız düşünmeden alın diyeceğim ama Türkiye'de ne kadar bulunur gerçeği bilemiyorum. Tuzu tıpkı adaçayı tütsüsünü evinizde gezdirdiğiniz gibi, evinizde gezdirebilirsiniz, elbette tütsülemeden. 
Bu arada bimem aklınıza geldiğimi; yeni ev sahibi olanlara veya misafirliğe gidilirken eskiden tuz götürülürdü; bunlar Türk'lere Şamanlardan kalan geleneklerdir ve aslında hepsi yitirilmemesi gereken önemli geleneklerdir. Haydi kaselere tuz koyun ve odalarınıza yerleştirin ;) Denize giren insanın neden rahatladığı konusunda da belki  yine a-ha demiş olabilirsiniz, aynı zamanda bebeklerin ilk yıkanma suyuna tuz katmanın da gelenek olmasının ötesindeki nedeni anlamış olabilirsiniz, insanların ayağını tuzlu suya sokmasının yararını, banyo yaparken son suya bir kaç damla tuz eklenip onunla durulanmanın da etkisini. Tüm bu gelenek ve uygulamaların amacı insanın enerjisini olumlu etkilemek içindir. 
Eve girer girmez bunu tüm ev halkı için uygulamak en iyisidir; lütfen kıayfetlerinizi biran evvel çıkarın ve makinaya atın, makinaya atmayacaksınız sillkeleyerek, elbette camdan, yerine koyun ve giyeceğinizi kıyafeti de silkelemeden giymeyin. Bunu çocuğunuz için de yaparsanız çok çok iyi olur. 
Hd Cute Baby Bathing
Tabii bunların dışında en etkili şeylerden biri de dş almaktır; Müslümanlıkta olan abdest'te aslında topraklanmak içindir, enerjinin tekrardan düzgün akışı için enfes bir yoldur; Müslüman değilseniz veya dinle ilgili değilseniz bile abdest almanızı öneririm; aman canım yıkanıyorum ben her gün diyorsanız, abdestin detaylarını uygulamanızı öneririm, daha farklı hissedeceğinize eminim. Suyun akışman olması, bedenimize eklenen negatif etkilerin kolaylıkla akmasına vesile olur. Ellerinizi özellikle sıkıldığınız anlarda yıkamak, kavga ve gürültüden sonra yıkanmak bunların hepsinin etkisi ve önemi büyük. Cinsel ilişkiden sonra yıkanmak dinde gusul abdesti addelien şeyin de anlamı önemlidir aslında; iki insan seviştiğinde bir olduğunda birbirleri arasında ciddi enerji transferleri olur ve bu insanı harika etkilediği gibi olumsuz da etkileyebilir; enerjinin tekrardan hareket edip vücutta doğru akması için yıkanmak oldukça önemli; bunun cinsel ilişkiyle kirli hale gelmek ve bu yüzden yıkanmak gibi abuk bir açıklaması yok yani. Tamamen topraklanma ve enerjinin tekrardan akmasıyla ilişkisi var. 

Ve gelelim bunun dışında ruhsal olarak neler yaparsak daha iyi hissedeceğimize; 
Özellikle sevgilisiyle, eşiyle kavga eden, tartışan arkadaşlarıma; düğün fotoğraflarına bakmalarını rica ederim veya gittikleri tatillerin fotogğraflarına ve o ana geri dönmelerini isterim. Fotoğrafa bakıp o ana gittiğinizde yüzünüzde istemsiz bir gülümseme olur ve o guzel anın o güzel günlerin iyi enerjisini, duygusunu yeniden hissetmeye başlarsınız. (Tabii eğer kötü bir düğün ve tatil anınız yok ise) bunu bir 10 dakika bile yapmak iyi gelecektir. Kendinizi sıkkın hissrttiğinizde veya mesela çocuğunuzla çok zorlandığınızda açın doğum fotolarınıza bakın onun o ilk günlerine bakın, sakinleşeceğiniz kesin. 

Bu yıl içersinde Osho'nun en iyi öğrencierinden biri olan Krishna ile meditasyon çalışmasına gitmiştim; meditasyon çalışmasının büyük bölümü sallanmaktı; evet bildiğiniz sallanmak; gözlerimizi kapadık; kollarımızı bacaklarımızı serbest bıraktık ve sallandıkta sallandık, nasıl iyi geldiğini anlatamam, derinden hafifçe meditasyon müziği geliyordu. Hadi açın youtoube'u relaxing music yazın ve sallanın, iyi geldiğini hatta kendiniz kaptırısanız nasıl da gülmeye sesli gülmeye başladığınıza hayret edeceksiniz; dans etmekte aynı etkiyi yapacaktır ama sallanmanın etkisi çok daha fazla. 
Şimdi neden bebeklerin sallanmayı bunca sevdiğini hatta çocuk olduklarında bazen kendi kendine sallanmalarının nedenini daha iyi anlarsınız. Bizler tüm insanlar derinde ne yapması gerektiğini, kendine iyi gelen şeyi bilir, emin olun buna. O yüzden çocukların davranışlarına müdahale etmek yerine, anlayamaya çalışmak bazen anlamayınca kendi haline bırakmak en iyisi. 
Anlamsızca bile olsa garip sesler çıkarmak, bağırmak, hızlı hızlı solumak; bunların titreşimleri insana iyi gelir; boşuna değildir yani aç camı bir çığlık at denmesi, bu aynı zamanda vücuttaki olumsuz enerjinin atılmasına vesiledir. Bakın yine çocukları, bebekleri gözünüzün önüne getirin; fazlasıyla ajite olmuş her çocuk ve bebek çığlık çığlığa ağlar; işte o noktada içiniz rahat olsun bu enerji atma çalışmasıdır, yine bebek & çocuk bunu kendiliğinden bilir ve yapar.
Tüm dünyanın kabul ettiği en ama en olumlu enerji DUA'dır. Duanın enerjisinin üzerine enerji yoktur. Bu yüzden dua etmek önemlidir; dua illa dinsel bir biçimde olmak zorunda değildir üstelik; aman tüten din'le hiç işim olmaz diyorsanız bile dua edin inat etmezseniz etkisini göreceksiniz. 
Sözcüklerin, telkinin gücüne inanmayan var mı? Etkisini görmeyen, iyi sözler, sakinlikle verilen telkinler her zaman işe yarar; kendinizi telkinle sakinleştirmeyi denediniz mi hiç? Kendinize hiç; şimdi iyisin hadi bakalım sakinleştim güzelim gibi cümleler söylediniz mi? hadi hemen söylemeye başlayın; ay size bir gülmemi geliyor bunları söylerken, tamam doğru yoldasınız, gülmenin enerjisini bilmeyen var mı?
Ve nefes; nefesinizin o doğal gücünden yararlanın. Oturun bir yere, yok oturamam derseniz ayakta şöyle tüm kaslarınızın gevşediğini düşünün, spor öncesi hani bacakları, kolları falan sallandırırlar ya, sallayın, çalkalayın hadi bakalım; rahatladı mı kaslar; şimdi gözlerinizi kapayın; sakin ve yavaşça göbeğiniz tamamen şişene kadar nefes alın veeee usulca göğsünüz tamamen inene kadar, karın kaslarınızı hissedene kadar verin nefesinizi. Biliyor musunuz en uzun yaşayan insan ve hayvanlar; ağır ve yavaş nefes alıp verenler, nabzı 70'in altında atanlarmış. 

Şu yukarıda yazıklarımın hepsi meditasyon'dur aslında; meditasyonda sakin kalabilme ve o sakinlik içerisinde kendini, bedenini, ruhunu hissedebilmekten öte değildir. 
Haydi bakalım bayram temizliğine ;)



4.04.2014

Bu Yaşananların Bir Anlamı Var

Aşağıdaki yazıyı ben yazmış olmak isterdim; lakin benim yazım değil, ama öylesi söylemek istediklerim ki o yüzden blog'a koymaya ve bir çok insana ulaşmasını istedim. Son zamanlarda ülkemizde yaşananların bir anlamı olmalı öyle değil mi? Hepimizin farketmesi aydınlanması ve ona göre hareket etmesi için bir mesaj olmalı bu bize.... 

Yazı uzun ama bence çok keyifli.... Hızlı okuyorsanız 2 dakikanizi yavaş okumayı seviyorsanız 10 dk alıcak bir yazı bu vakiti ayıranlara müteşekkirim. 

Sevgilerimle
Tuten

*******************

"Aptallar sürüsü, koyunlar, gerizekalılar, salaklar, makarna kömüre vatan satanlar..." lar lar lar... Şimdi sizin karşınıza geçip ben bunlardan birini söylesem, vereceğiniz tepki "Haklısın ya. Ben aptalın tekiyim. Makarna kömüre sattım bu ülkeyi. Ne olur bana yol göster, ne yapmam gerekli" mi olur. Yoksa yumruklarınızı sıkıp, bana sözel veya fiziksel saldırır mısınız? Önceki tavrınızdan vaz mı geçersiniz; yoksa ona daha mı sıkı sıkıya sarılırsınız? Peki benim bu sözlerim size ışık mı tutar, yoksa karanlık bir öfkeyi mi yansıtır? Varlığımın özünden mi gelir, yoksa varlığımın karanlık tarafından mı? Böyle davrandığımda size bir davranış değişikliği yaratabilir miyim, yoksa öncekine göre daha mı tutucu olursunuz?

Eğer yanıtınız "Evet ya benim aklım böyle başıma gelir" ise önce bu lafların hepsini size söylüyorum bunu bilin. Hem de böyle tükrükler saça saça... Yoo kızamazsınız, çünkü kabul ettiniz. Ha ben de oturup çatır çatır yiyeceğim bu klavyeyi bu arada. Ama yanıtınız "Siktir git başımdan Hasan" ise hah o zaman yazıya devam edelim...

*****
Atatürk'ün en sevdiğim sözlerinin başında, halkı için kullandığı "Ah benim sevgisiz bırakılmış halkım" gelir. Atatürk, gerçekten halkını sevdi herhangi bir ayrım yapmadan. Halk da bunu gerçekten hissettiği için onu sevdi ve onunla birlikte yürüdü. Canlıların en temel özelliğidir bu, sevgiyi hissederler. Enerjiyi hissederler. İnsanların diğer canlılara göre dezavantajı, avantajı gibi görünen düşünme yetisidir. Özdeki ruhsal varoluşun katıldığı düşünce insanı genişletebilir, ama safi düşünce egoyu yaratır. Egolar duyuları çok köreltebilir ve bazen algılama hususunda sıkıntı yaşatabilir, ama yine de insan karşıdaki kişinin samimiyetini algılar... İşte Atatürk, Osmanlı zamanında en aşağı teba olarak görülen ve ezilen Türk halkını gerçekten sevdi ayırt etmeden ve halk da onu...

İşte bu bağlamda Atatürk'ün yolundan yürüdüğünü, aydınlığın meşalesini taşıdığını söyleyen insanların, kendisi gibi düşünmeyen, kendisinin istediği gibi davranmayan insanlara sövüp saydırması, dalga geçmesi, alay etmesi... aydınlığa, bu ülkeye ne kadar hizmet eder burası soru işareti. Ayrıca bu tavırların bir davranış değişikliği yaratmasını nasıl bekleyebiliriz ki?

*****
Peki hiç mi kızmayacağız, sinirlenmeyeceğiz, öfkelenmeyeceğiz, hayal kırıklığı yaşamayacağız? Bunlar gayet insani duygulardır. İnsani duygulardır da hepimizin iki boyutu vardır: İnsani boyutu ve varlıksal boyutu. Varlıksal boyutumuzu keşfetmediğimiz sürece, insani olarak yaşayıp gidebiliriz. Kızarız, öfkeleniriz, mutluluk, haz tatmin peşinde koşarız, dış dünyada olup bitenler tüm her şeyimizi belirler. Kazanırsak mutluyuzdur, kaybedersek mutsuz; isteğimiz olursa güleriz, olmazsa ağlarız... Yaşamımız böylece akıp gider. Bir rüzgar gelir o yana atar, diğeri gelir öbür yana. Hallaç pamuğu gibi savrulur dururuz ki zaten dünyanın çok büyük çoğunluğu aynen böyle yaşar gider.

Varlık boyutumuzu keşfedersek ise evet, ilk başlarda yine benzer duyguları yaşayabiliriz; kızarız, öfkeleniriz, sinirleniriz, haz ararız, mutlu oluruz vs. fakat bu sefer insani boyutumuzun bu duygularını bir adım geriye çekilip gözlemleyebiliriz. Neden bu kadar sevindim, neden bu kadar üzülüyorum, bu kadar öfkeliyim, dellendim vs. Hepsini bir adım geriye, yani varlık boyutumuza çekilip gözleriz. Gözlemek, bu duyguların temeline götürür ve temeldeki inançları ortaya çıkartır. Temel inançları fark ettiğimizde ise bunların hepsinin temelsiz olduğunu, birer illüzyon olduğunu görürüz. İllüzyonu görmek onu ortadan kaldırır. İnsani boyutu varlıksal boyuta bağlar. Varlıksal boyuta bağlandığınızda ise dışarıda olup bitenler sizi ancak bir gölün üzerindeki dalgalanmalar gibi etkiler. Dışarıda rüzgar varsa gölün düzeyi dalgalanır; ama göl olduğu gibi yerinde durur. Bizim varlıksal boyutumuz ise gölün kendisidir. İşte aradığımız huzur, gölün kendisi olduğumuzu fark ediştedir. İllüzyonlar ise gölü işaret eden tabelalardır. Tabelaların görüp, izleyip, yanından geçer gideriz ve karşımızda gölü buluruz. İnsani boyut ve varlıksal boyut işte böyle birbirine bağlanır.

*****
Yaşadığımız, deneyimlediğimiz her şey ama her şey spiritüeldir. Çünkü arkasında spirit, yani ruh, yani varlık vardır. İllüzyonlar ise o varlığı işaret eden tabelalar. İşte bu günlerde de bizlere sayısız tabela yolluyor evren. Dellenip dellenip duruyoruz. Dellenmemizi takip edersek de muhteşem bir hazine bizleri bekliyor halbuki farkında değiliz.

"Eee peki Hasan'cım, diyelim takip ettik. Bu neyi değiştirecek ki? Ülke yine tehdit altında değil mi? Hırsızlıklar, haksızlıklar almış başını gitmiyor mu? Karanlık bir gelecek bizi beklemiyor mu? Oturup böyle eeee şeklinde yan gelip yatalım mı yani varlık diye diye…” itiraz edecektir bir yanınız. Tanıştırayım sizi, o sizin zihniniz. Yani illüzyonunuz, yani eğer takip ederseniz sizi varlığınızla tanıştırma potansiyeli taşıyan parçanız… Elbette ki dünyada yapmamı gerekeni yapacağız. Söylediklerim yan gelin yatın demek değil. Fakat eylemlerimiz neye hizmet ediyor? Karanlığa mı, illüzyona mı, ayrıştırmaya mı; yoksa birleşmeye mi, varlığı yaşamaya mı, aydınlığa mı? Varlıkla atılan adımlar, realiteyi değiştirir; ruhunuzdan öyle bir ışık yayılmaya başlar ki diğer kardeşlerimiz gelip sormaya başlarlar “Sende bir güzellik var, ama ne? Bunu bana öğretir misin?” diye. Zaten bir insan sizden talep etmediği müddetçe ona bir şeyler anlatamazsınız, aktaramazsınız, öğretemezsiniz. Ama eğer onun böyle bir talebi varsa, ona yolu aktarabilirsiniz. Talebi yaratacak olan da sizin onu zorlamanız, itelemeniz, ötelemeniz değil, içinizdeki varlığın; gölün güzelliğini yansıtabilmenizden geçer. Ama siz gidip karşınızdakileri zorluyorsanız, öteliyorsanız, iteliyorsanız hakaret ediyorsanız, dalga geçiyorsanız ve bunu “aydınlık” için yaptığınızı iddia ediyorsanız, maalesef yanılıyorsunuz. Siz illüzyonunuzun etkisi altındasınız, mesajları görmüyorsunuz, duymuyorsunuz ve illüzyon tabelasının önünde öylece bağdaş kurmuş oturuyorsunuz. Hareketsizliğinizden bir değişim ortaya çıkmadığı ve dünyanın sizin için beklediğiniz şekilde değişmediğini gördüğünüz için de daha da sinirlenip, sövüyorsunuz etrafa… Bu, bizleri aydınlığa götürmez, ilerletmez, yaşamlarımızı güzelleştirmez…

*****
Bazı özel zamanlarda evrensel plan, karanlığın derecesini o derece arttırır ki insanlar içlerinden yayılan ışığı keşfedebilsinler ve bir araya gelip daha da büyük ışıklar yayabilsinler. İşte yaşadığımız günler de böyle özel zamanlardan ve muazzam potansiyel taşıyor hepimiz adına. Şu anda kızıyorsanız kızın, küfretmek istiyorsanız küfredin de, hatta gidip bir odaya girin yastıkları tekmeleyin, bağırın, çağırın, kusun içinizdeki birikmişi. Sonra sakinleşince duygularınızı gözleyin. İzleyin kendinizi… Fark edeceksiniz ki evet, kendinizi gözleyebiliyorsunuz. Duygularınızı takip edebiliyorsunuz. Eylemlerinizin ardılını görebiliyorsunuz. Eee peki o zaman bunlar gözlemlenebilir hareketlerse, gözleyen kim? İşte gerçek sizsiniz… Tüm yaşam sürecinin ardındaki bilinç… Varlık… Ben kimim sorusunun yanıtı… “Bir ben Ben var benden içeri” sözündeki Ben… Gölün kendisi…

Bunu bir kere fark ettiğinizde ise hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve günden güne değişecek yaşantınız, yaşantımız… Artık eylemlerimiz nereden rüzgar eserse durumundan çıkıp, yaratıma dönüşecek. Evet, yine dünya üzerinde çalışacağız, gerçekleştireceğiz, yürüyeceğiz… Evimize kapanmayacağız ya da bir tapınağa gidip münzevi olmayacağız. Fakat bu sefer bambaşka bir bilinçle, bambaşka bir farkındalıkla hareket edeceğiz… Ve bizimle yürüyen insanlar belirmeye başlayacak çevremizde… Kolkola gireceğiz, yürümeye devam edeceğiz. Yolda kendini yere kapamış, ağlayan, çökmüş kalmış, hiçbir algısı kalmamış kardeşlerimizi de göreceğiz. Kimisi katılacak yürüyüşümüze, kimisi şimdilik ben almayayım diyecek, kimisi görmeyecek bile… Hepsine gülümseyeceğiz… Saygılarımızı ve sevgilerimizi sunup yolumuza devam edeceğiz… Daha nice kolkola girmiş insanlarla, gruplarla karşılaşacağız ve onlarla da bütünleşip daha da büyüyecek yürüyüşümüz… Bir gezegen de böyle değişir işte…