Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.07.2014

Festival Gibisin Cannes


Nerede kalmıştık :) Marsilya'da ufak bir şehir turu yaptıktan sonra 4 gün boyunca kalacağımız ve civar yerleri de gezeceğiz Cannes'daki evimize doğru yola çıktık; yol yaklaşık 2 saat sürüyor. Yurtdışı seyahatlerimizde tercihimiz daima evde kalmak özellikle çocukla çok daha kolay ve otele göre, hele 1-2 aile birlikte kalacaksanız çok daha ekonomik ve konforlu. Biz genellikle airbnb aracılığı ile ev tutuyoruz ama ev kiralanabilecek bir çok site var. 

Yola çıktığımızda her 50 km bir para ödeyince biz nereye düştük demedik değil; araba kiralamak her zaman gezmek açısından çok daha uygun ve konforlu. Elbette gençseniz ve çocuksuz seyahat edecekseniz üstelik limitli değil esnek günlere sahipseniz otobüs, tren ve benzerlerini seçebilirsiniz; lakin bunların da Avrupa'da çok ucuz olduğunu söyleyemeyiz. Araba kirası ve benzin oldukça uygundu ama bizim gibi duble yolları :) olmadığı halde toplamda ciddi otoban yolu için para ödediğimizi söyleyebilirim. Her 50 km'de bir 3,5 Euro ödeyince toplamı 100 Euro'ları bulabiliyor. Otoparkında pahalı olduğunu ama otoparkın pahalılığı bir yana otopark bulabilmenin büyük şans olduğunu da belirteyim. 



Ve yolun sonunda hem lokasyonuyla hem de muhteşem konforuyla evimize vardık; çocuklar eve girdiğimiz anda kendini havuza attı, fotoda gözükmeyen büyük bir bahçesi de mevcut; dolayısıyla evde oldukça rahat ettik bu lüksteki bir otele sanırım servet bırakırdık Cannes ve civarında oysa biz 3 aile oldukça ekonomik bir fiyat ödedik. 

Evde vakit geçirip çocukların gönüllerini yaptıktan sonra keşfe çıktık; Cannes gerçekten festival gibi bir şehir, küçük, ihtişamlı ve zengin.  Cannes sahillerinin ünü kadar güzel olmadığını söyleyebilirim; elbette bu benim görüşüm ama ben ne sahili ne denizi beğenmedim. Hatta özetle şunu söyleyebilirim; eğer Cote D'azur turunu deniz tatili olarak düşünüyorsanız bence düşünmeyin. 


İşte Cannes plajlarında bir Türk! Türkiye'nin deniz&kum&güneş anlamında tam bir cennet olduğunu söyleyebilirim; hani Cannes plajarıyla Slivri plajlarını yanyana koysam ve bir oyun oynasam Slivri plajına Cannes yazsam eminim herkes bayılır sonra gerçei söylesem hıh der.  

Avrupalı insanın plajdan anladığı şu; git sahile ki sahil de araba yolunun yanı, at havlunu gir denize. İsteyen çemsiyesini plaj sandalyesini yanında taşır. Sade yaşıyorlar her anlamda bu güzel hatta çok güzel. Ama benim deniz ve sahilden beklentim çok daha fazlası; daha fazlası derken aklınıza köpük banyoları yapılan, Serdar ortaç çalan ellerinde şaraplarla yüzlerinde makyajlarla durulan Çeşme, Bodrum plajları da gelmesin lütfen :) 

İlk günün akşamı yine Cannes merkezine yürüyüşe gittik; bu sefer kırmızı hala pozumuzu da verdik; Dünya kupasından sebeb Cezayirin tur atlamasıyla Cannes sokakları Cezayir'lilerle doldu sürekli korno sesleri ve Cezayir'lilerin söylediği şarkılar. türkiye'de herhangi bir takımın maç kazandığında hali neyse oydu tek farkla; silah sesi duymadık ama medeniyetten eser olduğunu da söylemem. Polis siren sesiyle geçti gitti o kadar. 

Gecesiyle de gündüzüyle de Cannes festival gibi renkli ve gezilesi. Hele marka düşkünlüğünüz var ise her markanın dükkanını ve dükkanlarının o şahane dekorasyonlarına bayılacaksınız. Bir cafeye oturup şık insanların ve manzaranın da tadını çıkarabilirsiniz. 




2.07.2014

Cote D'azur Seyahati Gezi Notları


Keyifli, huzurlu, mutlu ve maceralı geçen bir tatilden yeni döndük; deyim yerindeyse ayağımın tozuyla yazıyorum. Seyahat ve gezi yazısı yazmak konusunda iyi değilim, zaten bu işi çok iyi yapan blogerlar var. Tatile çıkmadan önce ben de o blogları okuyorum dolayısıyla yazılarım şunu yapın burayı mutlaka göründen ziyade "sevgili günlük" diye başlayan yazılar misali olacak ;).... 

Ben yazarken tekrardan yaşayacağım ve suratımda kocaman bir sırıtış olacak; umarım siz de keyifle okursunuz. 

Öncelikle; bu tatil kararını nasıl almıştık: Koray, Güray'ın abisi, geçen yıl bizdeyken ben Cinqu Terre'yi mutlaka görmek istiyorum demişti; bunun üzerine babam ee oraya gitmeden önce diğer sahil şeridini de görmelisin geze geze git dedi; Güray da bunun üzerine neden hep birlikte gitmiyoruz dedi ve o gece uçak biletlerinizi aldık, bu benim hayatımdaki en uzun soluklu tatil planıydı. Annemler, Abimler (2 çocuk 1'si bebe) ve biz.  Tam 1 yıl sonrasına uçak bileti almıştık. Velhasıl işin en trajikomik kısmı bu seyahati Koray istediği için planladığımız halde Koray'ın ve kayınvaldemin gelememesi oldu. Yola 2 eksikle çıktık. Uçak biletlerimizi 1 yıl önceden aldığımız için çok düşük maliyetimiz oldu bunu da belirtmek isterim. Biletlerimizi İstanbul-Marsilya-İstanbul olarak aldık. Bu rotada Nice'e de gidebilirsiniz ama Marsilya ilk durak için daha uygun, eğer Nice daha ucuz bilet bulabilirseniz oradan da hareket edebilirsiniz. Babamın daha önce bu rotaların hemen hepsini görmüş olması, Fransızca ve İtalyanca biliyor olması bizim için çok iyi oldu, yolu bilenle yola çıkmak daha iyi oluyor. 

Rotamız şu şekildeydi: Marsilya- Cannes (Nice, Monoco, MontaCarlo, Eze, Antibes), Genova (Camogli, Portofino), Sestre Levante (Cinquterre), San Remo, StTropez, Toulon. Parantez içinde yazdıklarım kaldığımız yerlerden gidip gördüklerimiz. Sanırım unuttuklarım da var :) fotolara bakınca hatırlarım ve yazılarımın içinde bahsi geçecektir. 

Marsilya



Yukarıda da yazdığım üzere; Marsilya bizim için sadece bir duraktı; 1 gece kalacaktık o yüzden otel tercih ettik ve genelde Avrupa seyahatlerimizde 1 gün kalacaksak Novotel ve grup otellerini tercih ediyoruz; çünkü Novotellerin hemen hemen hepsi şehir merkezinde veya şehir merkezine çok yakın bir yerde konumlanıyor, küçük ama temiz ve kullanışlı oteller oluyorlar. Marsilya'da kaldığımız Novotel'de oldukça iyiydi. Havaalanına iner inmez kiraladığımız arabaları aldık ve otele doğru gittik. Kiraladığımız araba Citroen Picasso'ydu oldukça geniş ve kullanışlı bir arabaydı, memnun kaldık. 

Otel'e yerleşir yerleşmez hemen şehir turuna başladık, çocukları koyduk pusete ve eski limana doğru yürüdük. Seyahatlerin şaşmaz kuralıdır, yürüyerek gezeceksin, yürüyeceksin ki etrafını ve orada yaşayanların hayatını gözlemleyebileceksin. Pusete oturan çocukla seyahat harika; bence tüm dünya bile dolaşılabilir, biz bu rahata 30. aydan sonra vardık ama olsun geç olsa da çok iyi oldu, büyük kolaylık(mış). 


Marsilya Avrupa'nın en büyük liman şehri olarak kabul ediliyor. İzmir havası var oldukça bu şehirde ama İzmir kadar güzel değil bana kalırsa. 


Limana inerken böyle tarih kokan dar ve güzel yollardan geçilebiliyor; Marsilya suç oranın en yüksek olduğu yer olarak biliniyor, biz herhangi bir risk ile karşılaşmadık ama bu bizim şansımız da olabilir. Marsilya'da her şeyin sabununu bulabilirsiniz, ünlü içkileri patsis ki tamamen rakı çakması olan bir içki, onun bile sabununu yapmışlar; ben alma gereği duymadım, oralardan türkiye'ye sabun taşımak bana anlamsız geldi.  

Acıktığımızda klasik Avrupa sorunu ile karşılaştık, restaurantlar erkenden kapanıyor veya yemek servisi bitiyor erken saatten kastım saat 18:-19:00 evet bu saatte yemek yemek isterseniz seçeneğiniz oldukça azalıyor; biz de öylesine bir şeyler atıştırıp gezmeye devam ettik. 

Ertesi sabah Cannes için yola çıkmadan önce biraz daha şehir turu yapmaya karar verdik; Marsilya müze zengini olarak biliniyor ama biz 3 çocukla bu tatilde müze gezmemeye karar vermiştik; çoğu zaman müze için ödediğimiz ciddi paralara değmiyor çünkü, çocuklar sıkılıveriyor veya müze gezmeye uygunsuz davranışlar sergiliyorlar ve böylece alelacele çıkmamız gerekiyor. Tavsiye edilen yerleri gezebilirsiniz ama siz. 


Marsilya için önerilen şeylerden biri de St Charles Tren garından şehire bakmaktı; bunu aileye ben önerdim ve gittiğimizde herkes emin misin dedi :) Tarihi bir tren garı şehrin tepesine kurulu ve böyle bir görüntü var işte; merdivenlerden çıkarsanız 104 merdiven biz tesadüfen arabayı park ettiğimiz yerden yürüdük ve direkt önüne çıktık, merdiven yürümek zorunda kalmadık. Görülesi mi bilmem :) fotoğraf gözünüz var ise neden olmasın :) 



Marsilya'ya kadar gitmişken  mutlaka görülmesi gereken ve şehre tepeden bakabileceğiniz bir başka mekan da Notre Damme De La Garde kilisesi ki biz gitmedik :) Vaktiniz kısıtlı ise tren garı yerine buraya gitmenizi öneririm; fotolardan gördüğüm kadarıyla içide oldukça güzel ve tren garından çok daha fazla şehre hakim bir yer. 

Öneriler arasında Catalan Plajı da vardı ama ben Avrupada henüz harika plajlara hiç rastlamadım, denize girmek gibi bir planımız da olmadığından pas geçtik ve Cannes doğru yola çıktık. 

Cote D'azur turuna Fransa'dan başlayacaksanız Marsilya'ya uçmanızı ve 1 günü bu şehire ayırmanızı öneririm, 1-2 günden fazla kalmak için uygun bulmadığımı da belirteyim. 

İşte tatilimiz böyle başladı. Devamı gelecek ;) 

*fotolar alıntıdır. benden daa güzel çekmişler, göz zevkinizi bozmayayım ;)

24.10.2013

Brüksel'de Gezdim Gördüm & Gezemedim Üzüldüm





Aslında bu seyahatimiz sosyal bir seyahat oldu; şöyle bir gezdiğimiz şehirlerin havasını aldık sanki 3.-4. gidişimiz de heryeri gezmişiz de şimdi de keyif yapmışız gibi  :) Bundan sadece Aren mi sorumlu, hayır? Bundan; hava şartlarının uygunsuz oluşu, Güraycığımın yürüyüş adamı olmayışı ve ulaşım olanaklarının işlevsel olmayışı da var; Arenin 2 yaşında olması da elbette başrollerde ama dediğim gibi bu beceriksizliğimizi sadece Aren'e yükleyemeyiz. Ee n'apalım mecbur bir daha gideceğiz :)

Eğer müze gezmeyi seviyorsanız ve çocuğunuzda bir müze sever olmasını istiyorsanız mutlaka Brüksel'e gidin. Brüksel için müze cenneti desem çok yerinde olur; peki siz hangilerini gördünüz derseniz üzülerek hiçbirini demek zorunda kalırım. Daha önceki yazılarımda da yazdığım üzere biz müze gezme işini Pazartesi'ye bırakmıştık ve hemen hemen hepsinin,en azından bizim görmek istediklerimizin, kapalı olduğunu öğrendik.


Çocuklar için; oyuncak müzesi, çikolata müzesi (bunu eminim yetişkinlerde sevecekler), komik karakterler müzesi ve dinozor müzesi (adı bu değil aslında), orjinal karakterler müzesi (Tenten, Sirinler vb) ve daha nicesi nicesi var; hani nasıl ek gıdaya geçişte bazıları ek gıdaya alışması için tatlı gıdalarla yani meyvelerle başlar heh işte bu misal çocuğunuzun ayağının müze gezmeye alışmasını istiyorsanız önce Brüksel'deki eğlenceli müzelerle işe başlamalısınız. 




Sizinde keyifle gezebileceğiniz harika müzeler var; hatta tüm müzeleri görmek isterseniz bence 2 günü müze gezisine ayırmanız gerekir. 




Ben avrupa seyahatlerinde kilise gezmeyi sevmem yani dönemleri aynıysa zaten hepsi neredeyse aynı; ancak değişik bir hikayesi veya mimarisi varsa gezmek isterim. Brüksel'de böyle kiliseler vardı lakin gezdik mi, gezmedik :)




1. Gün

Aslında gittiğimiz günü yani Cumartesi akşamını da değerlendirebilirdik; ama Aren arabada uyuyunca ve otele varıp uyanmayınca biz de Güray'la Arenin yanına yatıp mis gibi uyuduk; uyanıp odada birşeyler atıştırdık o sırada Aren uyandı ve aslında bu boku yediğimizin resmiydi :) uyandığında saat 9:00'du çünkü. 



Hadi dışarı çıkalım ve otelin etrafını keşfedelim dedik; çıktık kanalın etrafında biraz yürüdük, ulaşımın bunca kötü olabileceğini tahmin edemediğimiz için tramwayın yerini belirledik, metro uzakmış oraya kadar yürümedik ve otele geri dönüp hem oyun odası hem bar olan kısma yerleştik. Bu bölümde bilardo maması, langirt, yayılıp oturabileceğin geniş koltuklar da vardı. 






Tatildeki rahat anne ve baba modu açıkmış olduğunu düşünebiliceğimiz çocuğa Nachos yedirdi :) Ee otelde yemek yoktu n'apabilirim ki mcdonals yemekten iyidir hem :)





Ve çocuğum bilardo'yu keşfetti :) Ay sanırsın ki bir Semih Aydıner; o ıstakayı tutmalar falan ama sonunda dayanamadı çıktı üzerine sonra da langırta geçtik. Otelde oyalama kısmını da çözmüş olduk böylece. Uyanır uyanmaz hadi topa gidelim diyor; top mekanı saat 10:00'da açılıyor, bizimki tutturuyor açın açınnnnn açınnn. Bu arada bedava değil, 1 euro ile oynanıyor; biz de baktık bunun sonu gelmeyecek verdik buna 20 cent'leri bak bozulmuş dedik; ilk gün işe yaradı da ikinci gün büyük para ver demeye başladı :)



İşte ilk günümüz böyle geçti; çocukla daha iyisi olabilir miydi sanmam; ama mesela çift gitsen bavulunu yerleştirir üstünü değiştirir akardın meydanlara akşamda geç dönerdin otele. Mesela bunu veya benzer birşeyi yapamamak içinize dert olacaksa çocukla gitmeyin! Veya gidin belki siz başarabilirsiniz sonra da işin sırrını anlatırsınız. 

2.Gün


Sabah pür neşe uyandık; kahvaltımızı yaptık ve attık kendimizi sokağa. İstikamet elbette en meşhur yeri, Bürüksel'in simgelerinden biri olan, tarihi 11. yüzyıla dayanan ve UNESCO'nun koruması altında olan Grand Palace. Bir yağmur bir yağmur sorma gitsin. Tramvay durağına gittik, bekle allah bekle gelmez. Yoldan geçen birine sorduk; şu yoldan geçip yürüseniz 8 dk varırsınız dedi. Hımm bizim için olsa olsa 30 dk dedim; güzel bir yoldan yürüdük Aren de orada duralım, burada kuş kovalayalım, şurada da su birintisine basmadan vallahi kıpırdamam havasındaydı. 



Benim için hava hoş oldu çünkü bir çok iyi ve meşhur markanın olduğu sokaktan yürüyorduk. Ama dedim ya Pazar günü olduğu için sanıyorsun ki bir ihtilal durumu falan var; etrafta senden başka kimse yok, ulan yoksa yanlış yerden mi gidiyorum falan diyorsun o derece. Neyse vitrinlere bakıyorum ben, ay Güray diyorum burada daha ucuzmuş bu marka çanta yarın gelelim miiiii bu caddeye yine diyorum; Güray vitrine bakıyor, kızım bu çantanın fiyatı 4 sıfırlı Euro diyor ben de iyi ama Türkiye'de daha çok sıfır var ve düşünsene buna bir de tax free uygulanacak diyorum; ay saçmala allahını seversen ben alırım sana diyor ve konu kapanıyor :)





Uzun bir yürüyüş sonrası geliyoruz Grand Palace'a ve ben bayılıyorum bu meydana; Avrupa gördüğüm en güzel meydanlardan biri. Bu noktada size  bir tiyo vereyim; bu meydanın en güzel hali Ağustos ayındaymış, yukarıdaki fotoğrafta da görebileceğiniz üzere meydanın tam ortasına çiçeklerden uzunca bir halı yapıyorlarmış; eminim ama eminim enfestir görüntüsü. 


Gelmemizle Aren'in uyuması da bir oluyor mu, ohhh diyoruz enfes! Meydandaki her yeri geziyor; ay bir de sağa baksan çikolatacı sola baksan çikolatacı, her taraf bistro. Pek keyifli pek. Birşeyler yiyip içmeye girmeden önce Godiva'dan ki aslında, daha çok önerilen Pierre Marcoloni'ye girmek istiyorduk, ama kapalıydı dükkan; şaşırdık mı kapalı olmasına şaşırmadık, Godiva'dan şu çikolata kaplı çileklerden alıyoruz. Diyeceksiniz ki aman ne varrrr git İstinye Park'a ye aynısı; yoook yerinde yemek o havayı soluyarak yemek bambaşka. Gönlümüz elvermiyor Aren için de 2 adet ayırıyoruz, uyanınca yesin diye. 



Ve hemen Godiva'nın yanındaki tarihi ve ünlü Le Roy d’Espagne bistro'ya giriyoruz.   Aren'i yatıyoruz oturduğumuz yere, biralarımızı ısmarlıyoruz ve sanki kocamla başbaşa gelmişiz gibi flörtleşip kikirdiyoruz ve seyahat notlarımızı okuyoruz. Uzunca bir süreyi burada geçirip bildiğin çakırkeyif oluyoruz. Aren uyanınca o da burada olmaktan oldukça keyifli; hesabı ödeyip kalkıp bir başka görülmesi gereken yerlerden biri olan Galerie Hubert'e geçiyoruz. 






Burası bir çok çikolata dükkanının şubesi olan bir galeri; tarihi bir yer ve oldukça da güzel. Mesela Grand Palace'da açık olmayan meşhur Pierre Marcolini burada açık. Başta Pierre Marcolini olmak üzere tüm çikolata dükkanlarında çikolataya pırlanta muamelesi yapıyorlar; vitrinleri giyim kuşam dükkanlarıyla yarışacak kadar güzel, dükkanların içi oldukça cümbüşlü ve hoş. Mutlaka size bir şeyler ikram ediyorlar; ayrıca Aren'in sorgusuz sualsiz eliyle aldığı oldu; O durumda dükkandan koşarak çıkmayı tercih ettim :) 






Marcolini'de sadece çikolata yok aynı zamanda macaron'da var; bana 1 tanesi bile ağır gelirken bakıyorum Aren 2 taneyi mideye indiriyor; Güray'da tadının enfes olduğunu söylüyor. 



Çikolatacıların birinin vitrininde bu baykuşları görüyoruz ve Aren bayılıp istiyor. İçeri girip soruyorum, malesef onlar sadece vitrin için cevabını alıyoruz. Aren üzülüyor buna; yavrum nasıl gönülden istedi ise daha sonra bu çikolatalardan Brugge'de görüyoruz ve Aren yanımda değilken alıp ona süpriz yapıyorum; bayılıyor ve hemen mideye indiriyor. 

Galerie Hubert'teki yürüyüşümüze devam ediyoruz; tam da geçerken içersinde Chez Leon'un da olduğu Taksimdeki Çiçek pasajına benzeyen Rue Des Bouchers sokağını görüyoruz. Burayı en son güne bırakmaya çoktan karar verdiğimiz için, yerini gördüğümüze seviniyorum. 





Hubertten çıktığımızda çılgınca yağan yağmurun daha da hızlandığını görüyoruz ve bu sefer Bürksel'in 1619'dan beri bir başka simgesi olan Mannenken Pis'e gidiyoruz.  Giderken yolumuzun üzerinde meşhur patates kızartması satan yerlerden birinden patates kızartması alıyoruz. 


Tatil öncesi bir çok blog ve seyahat rehberinde okumuştum; bu işeyen çocuğun çok küçük olduğu, bir duvar dibinde olduğu gibi. Belki de bu yüzden hiçbir bekletim yoktu ama biz yine de sevdik; elbette Aren'de öyle. Belli zamanlarda bu işeyen çocuğa yerel kıyafetler de giydiriyorlarmış ama kıyafetlerle gördüğüm işeyen çocuk hiç de hoş gelmedi bana, bu hali daha orjinal ve daha iyi bence. Bir de bu işeyen çocuğun sonradan kız versiyonunu ve hatta köpek versiyonunu yapmışlar ama bunları görmeyi hiç düşünmedim, bizim planımızın içinde yoktu. Hikayesini merak ederseniz de kısaca bahsedeyim; bir efsaneye göre işeyen çocuk savaş zamanı meydan yanarken işeyerek yangını bitiriyor.



Bu işeyen çocuğun olduğu bölgede bir çok waffle satan dükkan var; Güray bir tanesine giriyor ve oldukça fazla sıra var; bir müddet sonra aman boşver almayalım deyip çıkıyor. Biz de Aren'le o sırada bir başka çikolatacı olan Nauhaus'a giriyoruz çünkü en çok bu çikolatacıda Şirinler karakterli ve başka çikolatalar var; 2-3 adet tatmadığımız çikolatalardan alıp sokakta yiyoruz.


Yağmur öyle hızlanıyor ki ve saate akşamı gösteriyor; otele doğru yürümeye başlıyoruz ama ne yürüme; Aren Boba'nın içinde olduğu ve son derece sıkı giyindiği için  ve yağmur rüzgarla bize tokat attığı dakikalarda yüzünü benim atkıma gömdüğünden bir damla bile ıslanmıyor ama Güray ve ben bildiğiniz sıçana dönüyoruz; tek istediğimiz otele gidip sıcak bir duş ve biraz dinlenmek.






Otele vardığımızda odamız buz gibi; ilk günde böyleydi aslında bunu sorduğumuzda doğa dostu bir otel olduklarından klima bulunmadığını farklı bir sistemleri olduğundan bahsetmişlerdi; bu arada odamızın her yerinde acil butonları vardı, banyosu engellilere göre düzenlemişti; ve biz bunu hiç sorgulamadık, çok medeni ülke ya demek ki tüm oteli engellilere göre de düzenlemişler dedik. 2. gün otele döndüğümüzde bu sefer daha sert bir biçimde odanın çok soğuk olduğunu, bebek olduğu için de ısının daha normal olduğu bir odaya geçmek istediğimizi söyledik. Ve bilin bakalım yeni odamız nasıldı :) Bildiğin otel odasıydı işte :) Yani bir gün yurtdışında sizin de şansınıza engelli odası düşerse, sorgulayın; medeniyetlerine bağlamayın bizim gibi :)

Yeni normal ısıdaki odamızda sıcak güzel bir duş alıp bilin bakalım ne yapıyoruz; bilardo oynamaya gidiyoruz. Bu arada farkettiniz mi bütün bir gün çikolata ile beslenmişiz neredeyse :)


Bilardodan sonra Aren'de garip hareketler başlıyor ve ben; Güray bence bu çocuk açken Aren değil diyorum; saat çoktan 20:00'yi geçmiş; kendimizi sokağa atıyoruz ki açık restaurant bulmamız zor biliyoruz; otele çok yakın bir bistro'ya giriyoruz ve kendimize çok kızıyoruz! Çocuğumuzun hali yukarıdaki gibi. Yavrum açlıktan ölmüş. 

Otelimize dönüyoruz bir set daha bilardo oynayıp uykuya çıkıyoruz. Ve 3. ve son günümüzde yapacağımız müze gezileri için çok heyecanlıyız; uyumadan önce Aren'e yarın Şirinler'i görmeye gideceğiz ve köpeğiyle Tintini diyorum, seviniyor çocuk; nerden bilecek kursağında kalacağını.... 

3.Gün
Ben güne yine Market Place'de başlamak istiyorum; hızlıca kahvaltımızı yapıyoruz ve yürümek yerine tramwaya binerek gidelim diyerek en büyük hatalardan birini düşüyoruz; gitmemiz çok çok uzun sürüyor; bir durakta inip yürümeye karar veriyoruz; ve hiç bilmediğim yerlerden geçerek meydana ulaşıyoruz. Bu sefer Aren uyumuyor; ilk durağımız Galerie Hubert'teki Le Pain Quotidien oluyor, burada bir şeyler yiyoruz ve hesapta hemen müzeleri gezeceğiz; Hubertten çıktıkan sonra Tintin mağazası var ve o binanın müze olabileceğini düşünüp soruyoruz ve işte o noktada yıkıma uğruyoruz; kadın müzelerin Pazartesi günü kapalı olduğunu söylüyor, hepsi mi diyorum, yani benim bildiğim öyle diyor, hoş sorduğumuz hiç bir soruya cevap alamadığımız için, inanmayıp başkasına soruyorum ve aynı cevabı alıyorum. 



Ve bizim bir B planımız yok, Meydana çıkıp geziyoruz; az insanın bildiği, en eski bistrolardan biri olan A la Becasse'ye gidip içmeye karar veriyoruz; burada lumbik birası içilmesi öneriliyor; Bruksel'in ilk biralarından tam tamına 100 yıllık bir yer burası. Turistik olmadığında içeride 2 yerli kişi bir tane de gezginci olduğu her halinden belli biri var. 



Böylesi boş mekanlarda özellikle Güray ciddi strese giriyor, Aren'in sesi, Aren'in azgınlığı. Lumbik biralarımızdan ısmarlayıp bekliyoruz; ben vişneli söylüyorum. Güray 3 ayrı çeşit içti ve hiçbirini beğenmedi; ben meyveli birayı aynı meyveli sodaya benzetiyorum ve severek içiyorum. Biralar özel bardaklarda servis ediliyor. 


Buradan da çıktıktan sonra sokak çalgılarını dinliyoruz, hiç gezmediğimiz sokakları geziyoruz; gezdiğimiz sokakların birini sonunda ilk kez AVM görüyoruz :) AVM'lerle karşılaşmadan gezmenin ne harika olduğunu da konuşuyoruz aramızda. Ve Aren uyuyor bu esnada. Biz de Chez Leon'a doğru yol alıyoruz. Aren uyurken yemeklerimizi sipariş ediyoruz ve sipariş etmemizle masamızda olması arasında sadece 2 dk var. Dünyanın hiçbir yerinde böylesi hızlı bir servis olduğunu sanmam. Oldukça büyük bir yer ve oldukça da dolu. Ben çok bilindik moules (midye&patates) yerine üstü kaşarlı sarmısaklı pis gibi midye sipariş ediyorum, güray da kızarmış midye mi ne öyle bir şeyler yiyor. 

Bu sefer Aren'in uykusu kısa sürüyor; uyanıyor ama kendisi deniz ürünlerini sevmediği için yanaşmıyor bile yemeğe, Allahtan menüsünde makarna da var, böylece Aren'in de karnı doymuş oluyor. Mekanı beğenen Aren koşturmaya, masaların altına girmeye başlıyor, biz de kalkıyoruz elbette buradan ve yürüyüşe geçiyoruz. 


Farklı bir caddede yürüyüp yine ve yeniden daha önce çikolata almadığımız ama Brüksel'in meşhurlarından ve her yerde olan Leonidas'tan bu sefer çikolata değil ama karamel şekeri ve başka şekerler alıyoruz :)  Uzunca bir yürüyüşten sonra bir yerel kahve dükkanina girip çay & kahve içip biraz soluklanıyoruz; zaten yavaş yavaşta akşam saati yaklaşıyor. 

Otele döndüğümüzde aman Allahım çılgın bir Aren var karşımızda, ertesi gün doğumgünü ve ben Arenin ciddi bir büyüme atağı geçirdiğini düşünüyorum; sokuyorz banyoya ve onu en çok rahatlatan şey olan suyla 1-1,5 saat oynamasına izin veriyoruz. O gün bir Lübnan restaurantından otele yemek söylüyoruz ama hiç mi hiç beğenmeyip karnımız doyacak kadar yiyip son veriyoruz. Aren o gün resmen bebekliğine dönmüştü. Gece ağlayıp ağlayıp Güray'ın kucağına gidip bebek gibi uyut beni dedi ve Güray'ın kucağında uyudu. 

Ertesi gün için heyecanla uyuyoruz; çünkü hem Aren'in doğumgünü hem de Amsterdam için yola çıkacağız. Bu arada müze görme isteğimiz hala bitmedi diyoruz ki yarın Amsterdam'a geçmeden önce Tintintin müzesine gideriz ve öyle geçeriz; ama bu da olamıyor neden mi? Nedeni bir sonraki yazıda ;)

Gezemediğim yerlerin bazıları ise şöyle; 

Sainte Catherine & Sint Katelijne Meydanı; Bu meydan özellikle  pazarların kurulduğu bir meydan, Christmas zamanı avrupanın en güzel pazarlarından biri olduğunu da okumuştum. Buz pateni kuruluyor mesela ve bu meydanda farklı restaurantlara rastlamak mümkün. Bir de sıcak şarap bu meydanın olmazsa olmazlarından. 

Black Tower; bu meydana gelince 12. yüzyıldan kalma Black Tower'i görmeden gitmek olmaz; lakin biz o meydana gitmedik ki black tower'i görelim. 


St. Michael ve St. Gudula Katedrali; yine bu meydanda Gotik tarzında inşa edilmiş iki önemli yer önü de çimenlik hava güzelse otur keyif yap. 

 Parc de Bruxelles; Brüksel parkı, fotoğraflardan enfes gözüküyor ve bu parktan geçerek Brüksel Kraliyet binasına gidebilirsiniz. Bir sonraki gezilecek yerlerin arasında kesinlikle. Biz sadece araba ile önünden geçebildik, olsun bu da bir şey değil mi :)

Sarayın hemen arkasında Place Royale var. Burası da tarihi bir meydan ve müzelerin bir çoğu da burada. Belvue Müzesi (Belçika Tarihi), Müzik Enstrümanları Müzesi, Magritte Müzesi (Belçikalı sürrealist ressam Rene Magritte), Güzel Sanatlar Müzesi. Ve bir de Brüksel hakkında geniş bilgiye ulaşabileceğiz, ücretsiz gezebileceğiniz sergi var. (Experience Brussels Exhibition)

Justitiepaleis; bu meydanın az ilerisindeki görkemli adalet sarayı. 

Merkezin dışında kalan ve Brüksel'in simgelerinden biri olan Atomium'a gitmeyi gitsek bile içeriye girmeyi düşünmüyorduk; Atomium 9 küre ve bunları birbirine bağlayan 12 borudan oluşuyor, her bir kürenin içine girebiliyorsunuz; aynı zamanda hemen yanında Mini Europe var bizdeki MiniaTurk misali tüm avrupa ülkelerinin mini mini halleri; yani olsada olur olmasa da olurdu benim için.

Ah ama ahhhh Atomium'un doğru yürürseniz Brükselin en güzel parklarından biri olan Parc de Laeken'a varabilirsiniz ki göremediğimize gerçekten üzüldüm. İçinde 100 yaşını aşkın ağaçlar göl kenarı ve benzeri var; bence görülmesi gereken yerlerden biri kesinlikle. Ve buradan da Belçika Kraliyet ailesinin yaşadığı saraya ulaşabilirsiniz. 

Ve daha nicesi var ama yazdıkça yazacağım sizi sıkacağım.... 

Sonuç olarak; anlaşılacağı üzere, Brüksel'e tekrardan gitmek şart oldu. 






22.10.2013

Yağmuruyla Güzel Brüksel


Seyahatimizin ilk durağı yağmuruyla güzel Brüksel! Brüksel, bir çok insanın bir şey yok dediği bir ülke ve hatta insanların sadece çikolata ve biradan ibaret sandığı ama hiç de öyle olmayan bir şehir. Öylesi dolu, öylesi keyifli bir şehirki. Tekrardan gidilecek şehirler içersinde benim için. Hatta belli aralıklarla gidilebilecek bir şehir bile olabilir, ah vizenin ah bordo pasaportun gözü kör olsun !

Grand Palace (foto google)



 Kış mevsimin yaşanmaya başladığı şehirlere gideceğimizi biliyorduk, soğuya hazırlıklıydık ama tüm gün sürecek yağmurlara değildik. Hazırlıksız da yakalansak, hepimiz iyi adapte olduk. Normalde daha az yağmurda bile dışarı çıkmayacakken, tüm gün bardaktan boşanırcasına veya İngilizlerin söylediği gibi kedi&köpek gibi yağan yağmurda keyifle geziyorduk; ve bunu yapan sadece biz değil bir çok başka turistti, sanki yağmur kimsenin umrunda değilmiş gibiydi(Türkler hariç :)). Hele orada yaşayanlar için sıradan ve normal bir gündü. 



Uçaktan indiğimizde saat 17:00 civariydi; daha önceden ayarladığımız araba ile şehir meydanına yürüyerek 8 dk mesafede olan, Brüksel'de yeni açılmış Meininger otele doğru yola çıktık. Aren uçak boyunca uyumadığı, yaklaşık 7-8 saattir de uykusuz olduğundan bu bizim araba değil krizi yaşadı ve illa kendi arabımızı istedi. Uykusuzluktan saçmaladığını bildiğimiz için karga tulumba arabaya soktuk bir 10 dk ağladı ve uykuya daldı; biz de yaklaşık 20 dk sonra otelimizdeydik. 




Konaklama
Otelimizi booking. com aracılığı ile yaptık; en çok oy alan otellerden biriydi; tercih sebeblerimizin başında şehir merkezine yakınlığı geliyordu ve elbette uygun fiyatlı olması. Otel eski bir fabrika, "Green Hotel" yani doğa ile dost otel kategorisindeydi. Aynı zamanda "art hotel" olarak da geçiyor yani içersinde sanatın bol olduğu bir otel; daha çok sokak sanatı diyebiliriz buna.  


Kanala bakan bir otel ama açıkcası kanalın hiçbir esprisi yok bildiğin çamur gibi bulanık pis bir su göz zevkine hitap etmediği gibi göz zevkini bozacak bir manzara :) Yani Brüksel'de kanal civarı bir otelde kalmaya hiç mi hiç gerek yok. Ama merkeze yakın bir otelde kalmak bana sorarsanız şart! Neden mi, sebeblerini ulaşım kısmında yazacağım. 



Otel gençlerin yoğun kaldığı ve aslında en çok da onlara uyan bir oteldi. Otelde isteseniz de öğlen ve akşam yemeği yok mesela, ama asma katında açık bir mutfak var; dışarıdan istediğiniz yiyecek ve içeceği sokabiliyorsunuz ve kendinize o mutfakta yemek hazırlayabiliyorsunuz; gençlerin çoğu böyle yapıyordu ve ben 1 kez bile o mutfağı pis veya dağınık görmedim. 



Kahvaltısı çoğu avrupa şehrinde olduğu üzere son derece zayıf; yemekhane gibi bir yerde komin bir şekilde kahvaltını yapıyorsun hatta fast food zincirlerinde olduğu üzere, tabağını çanağını temizleyip kaldırıyorsun :)



Çocukla gitmek için uygun mu? İlk yazımda da söylediğim üzere, bazı konularda fazla titizsen ve detaycıysan hiç uygun değil. Kısa süreli kalacaksan ve özellike tek başına gittiysen oldukça uygun bir otel. 




Brüksel'de kalınabilecek bir çok tarz ve iyi otel var. Bu arada Novotel ve Ibıs oteller zinciri inanılmaz güzel yerlere konumlanmıştı; fiyatını bilemiyorum ama bir daha gidersem Novotel'de kalacağım kesin. Size önerilerimden biri de anne&babamın kaldığı Pantone otel bu otelde oldukça tarz ve meşhur bir otel. 






Ulaşım 
Sanıyorsanki Avrupa şehiri ulaşım ne kadar kötü olabilir diye; inanın ki Brüksel'de oldukça kötü. Örnek vermem gerekirse; yürüyerek 8 dk vardığın meydana, sence tramvay ile kaç dakikada varırsın? Tabii bu arada tramway gelir mi gelmez mi meçhul. Tam tamına 25 dk varabiliyorsun hem de tek tramway ile değil :) bir durakta inip tekrardan başka bir tramvay'a geçmen gerekiyor. Metro ağı ne geniş ne de kullanan var, biz sadece 1 kez kullandık onda da kaybolduk zaten. Taksi bulmak oldukça zor. Araban var ise park büyük sorun. Bisikletin varsa hayat sana güzel arkadaş! Yürümeyi seviyorsan o zaman inanılmaz özgürsün. Gece dışarı çıkarsan ve 22:00 sonrasına kalırsan pardon ama kelimenin tam anlamıyla sıçtın :) Taksi tek alternatifin olur ki nasıl bulursun onu da hiç bilmiyorum. 


Biz her yere yürüyerek gittik; bir keresinde tramway durağı otele çok yakın diye ve o 8 dk yol arenle yaklaşık 45 dk olduğundan haydi tramwaya binelim dedik ve bindiğimize pişman olduk; indiğimiz yerde Aren 30 dk kuşlarla ve su birikintisiyle oynamak isteyince 2. günümüzdeki, tek tam günümüz oluyor, meydana gitmemiz 2 saati buldu bu da günün yarısı demek. tabii ki indiğimiz yerden normalde 10 dk'da yürüyeceğimiz yolu Aren'le 30 dk yürüdük; bu uzun yürüşlerin bir faydası oluyordu, bir çok yeri ve yaşam tarzını görmüş oluyorduk. (Herşeye olumlu tarafından bakmayı adet edinmek lazım değil mi?)



Dikkat dikkat!


Brüksel'e haftasonu gidiyorsanız bilin ki Pazar günü şehir tam bir hayaletler şehiri. Ulaşım yok denecek kadar az, alışveriş için açık mağaza bulamazsınız, hatta yemek için bile açık bir restaurant bulmak zor. Ve malesef biz Cumartesi günü geç saatte gittiğimizden Salı günü de otelden ayrılacağımızdan dolu dolu geçirebileceğiz bir Pazarımız bir de Pazartesimiz vardı. Bilin bakalım Pazartesi günleri de neresi kapalı, müzeler! Ve biz akıllı ailesi müzelerin hemen hemen hepsini Pazartesi'ye bırakmıştık :) Ne şans di mi? Hayır bunu önceden neden akıl edemediğime şaşıyorum, biz ettik siz etmeyin. Gideceğiniz ülkede müzelerin ve önemli yerlerin ne zaman açık ne zaman kapalı olacağına dikkat edin derim. 

Sanıyorsan ki Pazartesi'nin tek olumsuz yani müzelerin kapalı olması yanılıyorsun; Pazartesi günleri mağazaların neredeyse yarısından fazlası öğlene doğru açılıyor. Sanıyorum kendi kıymetlerini çok iyi biliyorlar; uzun bir haftasonu tatili yapıyorlar. Duyduğuma göre Cuma günleri de zaten erken kapanan mağazalar, normal bir günde bile 19:00'da açık bir dükkan görürsen şanslısın, daha erken kapanıyormuş. 



Yeme&İçme

Brüksel deyince akla ilk gelen şey bira ve çikolata. Akla ilk gelmesi gerekenlerin arasında olduğu da kesin. Bunların dışında; midye&patates (moulles), waffle da mutlaka akla gelir. Brüksel'e gidipte çikolata yememek olmaz, sevmiyorsan bile yersin o kadar söyliyeyim ve işte çocukla seyahat edeceksen ve çocuğunun çikolata yemesini istemiyorsan o zaman gitme :) Çocuğunu dünyanın en güzel ve en şık çikolatalarından mahrum bırakamazsın. 

Bira benim içebildiğim tek içkidir ve zevkle içerim hafif biraları. Hayatımda içtiğim en güzel biraları Brüksel'de içtim kesinlikle. Çikolatalar da öyle. Zaten çikolataya pırlanta muamelesi yapıyorlar, dükkanlar öylesi şık, öylesi temiz ve öylesi güzel... Vitrinlere hayranlıkla bakarsınız. 

Waffle yiyecekseniz sokakta 1 Euro'ya satılan üzerine 2 muz koydu mu 3 Euro olanlardan değil mutlaka en iyisinde yemelisiniz; lakin be alışmışım bizim türk usulü waffle sevemedim pek oradakini; Aren de sevemedi, Güray denemedi bile. 

Sokakta patates satan çok yer görebilirsiniz, ben onu da pek beğenmedi ki 7/24 patates kızartması yiyebilirim ama sanırım ben en çok annem usulü patates kızartması seviyorum. 

Midye'ye gelince bayıldım ve eğer sen de deniz ürünlerini seviyorsan mutlaka ama mutlaka denemelisin. 

Şık hiçbir restaurantı denemedik malum çocukla olmazdı. 

******
Benim rastladığım insanları fazlasıyla soğuk hani ingilizlerin yanlarında laubali kalacağı cinstendi; sürekli terbiye etme halleri vardı. Ufak bir örnek vermem gerekirse; 2 kişinin zor sığacağı Şirinler ve benzeri yerel ürünlerin satıldığı ufak bir dükkana giriyoruz, Aren ve ben. İçeride bir anne ve kız var çıkmak üzereler, Are Şirinlere bakmak istiyor 2 adım atıp geçmemiz gerekiyor; müşteri olan kadına; "Sorry,would you let me go there" diyorum, dükkan sahibi Belçikalı kadın hemen atlıyor pleaseeee diyor; anlamıyorum ne demek istediğini ona da;  "Sorry, I did not understand what you mean" diyorum, kadın da bana: "You should say pleaseeeee" diyor. O an içimden kadının saçını başını yolmak geriyor; sinirli bir gülümsemeyle: "Pleaseeeeee do not teach me how to talk OK!" diyorum kadın anlamadığım ama küfür olduğu  çok belli olduğu cümleler savuruyor. Ben de Türkçe ve sinirli bir biçimde Arenciğim şu gördüğün teyze bize kötü sözler söylüyor o yüzden buradan bir şey almadan çıkacağız diyorum; tamam diyor anlayışlı evladım. Ve Aren bombayı patlatıyor çıkarken kadına bakıyor ve öküzzzzz diyor; hiç bozmuyorum Aren'i evet canım arabalar gibi insanlarda öküz olabiliyor tam yerinde kullandın bu kelimeyi aferin diyorum.

Genelleme yapmak istemiyorum elbette bambaşka harika insanları da vardır, ama bizim rastladıklarımız hep bir pleaseee do that, say that hallerindeydi. 

Herşeye rağmen bu yazdıklarım Brüksel'in güzelliğine gölge düşürmüyor. Gezilebilecek, görülebilecek ve keyif alınabilecek fazlasıyla yer var; dahası çocukların da keyif alabileceği müze, mekan oldukça fazla. Brüksel'i mutlaka seyahat planlarınızın içine koyun derim. 

Biz neler yaptık, nereleri görmeyi hedefledik, nereleri gördük bir sonraki yazının konusu olacak; merak ediyorsanız takipte kalınız. 




4.07.2013

Tubingen Bizi Çağırıyor





Başlığı böyle yazınca sanki bavulumuz hazır yarın seyahate çıkıyormuşuz gibi değil mi? Keşke öyle olsaydı. Tubingen'e ait fotoğrafları tesadüfen görünce ve biraz araştırınca kesinlikle gidip görmem gerektiğine inandım; hatta hemennnnn kafamda ay şunu da yaparız ay bunu da yaparız; Aren'de çok eğlenir, sever gibi cümleler geçti. Hatta rotamızı belirleyip Güray'a mail bile attım. Biraz araştırınca mutlaka üniversitelerin açık olduğu bir dönemde gitmeli dedim; hala Aren'in gömediğimizi göbek bağını da belki yanımıza alırız dedim. Evet tüm bunları düşünmem de sadece 10 dk içinde oldu. 

Berlin'e gittim ama açıkcası benim için hayal kırıklığı idi; hatta sanırım 2010 senesiydi yeni yıla Berlin'de girmiştik pek sevgili dostumla. O zamanlar Tubingen gibi bir yerin varlığından haberim olsaydı mutlaka giderdim; demek kısmet ailemle birlikte gitmekmiş :)

Bazen öyle bir hayatım olsun istiyorum ki; mesela Tubingen'e mi gitmek istiyorum, o zaman bugün kafamdan geçenleri organize edip 2 gün içinde yolda olayım mesela. Neden olmasın ki diyeceğim ama olamıyor işte. Kahrolsun bağzı şeyler :)


Daha önce gitmiş olan var ise izlenimlerini ve deneyimlerini dinlemek istediğimi de belirtirim. 



Tübingen, diger bir deyisiyle "Tübingen Universitätsstadt", gerçekten bir üniversite şehridir. 85.000 nüfusunun 25.000'e yakınını öğrenciler oluşturur. Eskiden bu oran daha da yüksekmiş ve öğrencilere özel kanunlar varmış hatta öğrenciler geçerken halk ayağa kalkar selam verirmiş. Burda görebileceginiz dükkanların çoğu kitapçı ya da gözlükçüdür. (Nüfusuna göre en çok gözlükçüsü olan şehirmiş burası.) Almanya'nın Baden-Württemberg eyaletinde yani Güneybatısında Stuttgart'a 40 km uzaklıktadır. 

Burda Hesse'nin bir zamanlar çırak olarak çalıştığı kitapçıdan bir kitap alabilirsiniz ya da Ernst Bloch'un oturduğu sokakta oturabilirsiniz:) Evet burası Hölderlin'in, Hegel'in Scheling'in Uhland'ın, Mörike'nin, Schwab'ın, Kepler'in yaşadığı, okuduğu, yazdığı şehirdir. 

Tübingen, etrafına yerleştiği Neckar Nehri olmadan düşünülemez. Neckar kenarı yazın öğrenciler ve kitaplarıyla doludur.Kışın da nefis bir manzara sunar.

Tübingen tam bir bisiklet şehridir. Trafik bisikletlilere göre düzenlenmiştir. Bisikletlere özel tüneller vardır ve bu şehrin tepelerini bisikletlilerin hizmetine sunar:)

Güvenlik sorunu diye bir kavramın bile olmadığı bir yerdir. Tübingen'e gelirseniz heralde Hölderlin'in evini (Hölderlinsturm) gezersiniz, Kunsthalle (modern sanat müzesi)ve tabii ki Museum Schloss Hohentübingen'i, Stadtmuseum'u. Okul döneminde gelirseniz üniversitenin halka açık derslerine (General Studium) katılablir, ünlü profesörleri dinleyebilirsiniz. Sinemalarda mutlaka bir film festivaline rastlarsınız.

Sanırım turist olarak üç gün yeterlidir burası için ama yaşamak için bir ömür ayırabilirsiniz:)


Şimdi sizi şehirin birbirinden güzel fotoğraflarıyla başbaşa bırakıyorum