24.10.2013

Brüksel'de Gezdim Gördüm & Gezemedim Üzüldüm





Aslında bu seyahatimiz sosyal bir seyahat oldu; şöyle bir gezdiğimiz şehirlerin havasını aldık sanki 3.-4. gidişimiz de heryeri gezmişiz de şimdi de keyif yapmışız gibi  :) Bundan sadece Aren mi sorumlu, hayır? Bundan; hava şartlarının uygunsuz oluşu, Güraycığımın yürüyüş adamı olmayışı ve ulaşım olanaklarının işlevsel olmayışı da var; Arenin 2 yaşında olması da elbette başrollerde ama dediğim gibi bu beceriksizliğimizi sadece Aren'e yükleyemeyiz. Ee n'apalım mecbur bir daha gideceğiz :)

Eğer müze gezmeyi seviyorsanız ve çocuğunuzda bir müze sever olmasını istiyorsanız mutlaka Brüksel'e gidin. Brüksel için müze cenneti desem çok yerinde olur; peki siz hangilerini gördünüz derseniz üzülerek hiçbirini demek zorunda kalırım. Daha önceki yazılarımda da yazdığım üzere biz müze gezme işini Pazartesi'ye bırakmıştık ve hemen hemen hepsinin,en azından bizim görmek istediklerimizin, kapalı olduğunu öğrendik.


Çocuklar için; oyuncak müzesi, çikolata müzesi (bunu eminim yetişkinlerde sevecekler), komik karakterler müzesi ve dinozor müzesi (adı bu değil aslında), orjinal karakterler müzesi (Tenten, Sirinler vb) ve daha nicesi nicesi var; hani nasıl ek gıdaya geçişte bazıları ek gıdaya alışması için tatlı gıdalarla yani meyvelerle başlar heh işte bu misal çocuğunuzun ayağının müze gezmeye alışmasını istiyorsanız önce Brüksel'deki eğlenceli müzelerle işe başlamalısınız. 




Sizinde keyifle gezebileceğiniz harika müzeler var; hatta tüm müzeleri görmek isterseniz bence 2 günü müze gezisine ayırmanız gerekir. 




Ben avrupa seyahatlerinde kilise gezmeyi sevmem yani dönemleri aynıysa zaten hepsi neredeyse aynı; ancak değişik bir hikayesi veya mimarisi varsa gezmek isterim. Brüksel'de böyle kiliseler vardı lakin gezdik mi, gezmedik :)




1. Gün

Aslında gittiğimiz günü yani Cumartesi akşamını da değerlendirebilirdik; ama Aren arabada uyuyunca ve otele varıp uyanmayınca biz de Güray'la Arenin yanına yatıp mis gibi uyuduk; uyanıp odada birşeyler atıştırdık o sırada Aren uyandı ve aslında bu boku yediğimizin resmiydi :) uyandığında saat 9:00'du çünkü. 



Hadi dışarı çıkalım ve otelin etrafını keşfedelim dedik; çıktık kanalın etrafında biraz yürüdük, ulaşımın bunca kötü olabileceğini tahmin edemediğimiz için tramwayın yerini belirledik, metro uzakmış oraya kadar yürümedik ve otele geri dönüp hem oyun odası hem bar olan kısma yerleştik. Bu bölümde bilardo maması, langirt, yayılıp oturabileceğin geniş koltuklar da vardı. 






Tatildeki rahat anne ve baba modu açıkmış olduğunu düşünebiliceğimiz çocuğa Nachos yedirdi :) Ee otelde yemek yoktu n'apabilirim ki mcdonals yemekten iyidir hem :)





Ve çocuğum bilardo'yu keşfetti :) Ay sanırsın ki bir Semih Aydıner; o ıstakayı tutmalar falan ama sonunda dayanamadı çıktı üzerine sonra da langırta geçtik. Otelde oyalama kısmını da çözmüş olduk böylece. Uyanır uyanmaz hadi topa gidelim diyor; top mekanı saat 10:00'da açılıyor, bizimki tutturuyor açın açınnnnn açınnn. Bu arada bedava değil, 1 euro ile oynanıyor; biz de baktık bunun sonu gelmeyecek verdik buna 20 cent'leri bak bozulmuş dedik; ilk gün işe yaradı da ikinci gün büyük para ver demeye başladı :)



İşte ilk günümüz böyle geçti; çocukla daha iyisi olabilir miydi sanmam; ama mesela çift gitsen bavulunu yerleştirir üstünü değiştirir akardın meydanlara akşamda geç dönerdin otele. Mesela bunu veya benzer birşeyi yapamamak içinize dert olacaksa çocukla gitmeyin! Veya gidin belki siz başarabilirsiniz sonra da işin sırrını anlatırsınız. 

2.Gün


Sabah pür neşe uyandık; kahvaltımızı yaptık ve attık kendimizi sokağa. İstikamet elbette en meşhur yeri, Bürüksel'in simgelerinden biri olan, tarihi 11. yüzyıla dayanan ve UNESCO'nun koruması altında olan Grand Palace. Bir yağmur bir yağmur sorma gitsin. Tramvay durağına gittik, bekle allah bekle gelmez. Yoldan geçen birine sorduk; şu yoldan geçip yürüseniz 8 dk varırsınız dedi. Hımm bizim için olsa olsa 30 dk dedim; güzel bir yoldan yürüdük Aren de orada duralım, burada kuş kovalayalım, şurada da su birintisine basmadan vallahi kıpırdamam havasındaydı. 



Benim için hava hoş oldu çünkü bir çok iyi ve meşhur markanın olduğu sokaktan yürüyorduk. Ama dedim ya Pazar günü olduğu için sanıyorsun ki bir ihtilal durumu falan var; etrafta senden başka kimse yok, ulan yoksa yanlış yerden mi gidiyorum falan diyorsun o derece. Neyse vitrinlere bakıyorum ben, ay Güray diyorum burada daha ucuzmuş bu marka çanta yarın gelelim miiiii bu caddeye yine diyorum; Güray vitrine bakıyor, kızım bu çantanın fiyatı 4 sıfırlı Euro diyor ben de iyi ama Türkiye'de daha çok sıfır var ve düşünsene buna bir de tax free uygulanacak diyorum; ay saçmala allahını seversen ben alırım sana diyor ve konu kapanıyor :)





Uzun bir yürüyüş sonrası geliyoruz Grand Palace'a ve ben bayılıyorum bu meydana; Avrupa gördüğüm en güzel meydanlardan biri. Bu noktada size  bir tiyo vereyim; bu meydanın en güzel hali Ağustos ayındaymış, yukarıdaki fotoğrafta da görebileceğiniz üzere meydanın tam ortasına çiçeklerden uzunca bir halı yapıyorlarmış; eminim ama eminim enfestir görüntüsü. 


Gelmemizle Aren'in uyuması da bir oluyor mu, ohhh diyoruz enfes! Meydandaki her yeri geziyor; ay bir de sağa baksan çikolatacı sola baksan çikolatacı, her taraf bistro. Pek keyifli pek. Birşeyler yiyip içmeye girmeden önce Godiva'dan ki aslında, daha çok önerilen Pierre Marcoloni'ye girmek istiyorduk, ama kapalıydı dükkan; şaşırdık mı kapalı olmasına şaşırmadık, Godiva'dan şu çikolata kaplı çileklerden alıyoruz. Diyeceksiniz ki aman ne varrrr git İstinye Park'a ye aynısı; yoook yerinde yemek o havayı soluyarak yemek bambaşka. Gönlümüz elvermiyor Aren için de 2 adet ayırıyoruz, uyanınca yesin diye. 



Ve hemen Godiva'nın yanındaki tarihi ve ünlü Le Roy d’Espagne bistro'ya giriyoruz  Aren'i yatıyoruz oturduğumuz yere, biralarımızı ısmarlıyoruz ve sanki kocamla başbaşa gelmişiz gibi flörtleşip kikirdiyoruz ve seyahat notlarımızı okuyoruz. Uzunca bir süreyi burada geçirip bildiğin çakırkeyif oluyoruz. Aren uyanınca o da burada olmaktan oldukça keyifli; hesabı ödeyip kalkıp bir başka görülmesi gereken yerlerden biri olan Galerie Hubert'e geçiyoruz. 






Burası bir çok çikolata dükkanının şubesi olan bir galeri; tarihi bir yer ve oldukça da güzel. Mesela Grand Palace'da açık olmayan meşhur Pierre Marcolini burada açık. Başta Pierre Marcolini olmak üzere tüm çikolata dükkanlarında çikolataya pırlanta muamelesi yapıyorlar; vitrinleri giyim kuşam dükkanlarıyla yarışacak kadar güzel, dükkanların içi oldukça cümbüşlü ve hoş. Mutlaka size bir şeyler ikram ediyorlar; ayrıca Aren'in sorgusuz sualsiz eliyle aldığı oldu; O durumda dükkandan koşarak çıkmayı tercih ettim :) 






Marcolini'de sadece çikolata yok aynı zamanda macaron'da var; bana 1 tanesi bile ağır gelirken bakıyorum Aren 2 taneyi mideye indiriyor; Güray'da tadının enfes olduğunu söylüyor. 



Çikolatacıların birinin vitrininde bu baykuşları görüyoruz ve Aren bayılıp istiyor. İçeri girip soruyorum, malesef onlar sadece vitrin için cevabını alıyoruz. Aren üzülüyor buna; yavrum nasıl gönülden istedi ise daha sonra bu çikolatalardan Brugge'de görüyoruz ve Aren yanımda değilken alıp ona süpriz yapıyorum; bayılıyor ve hemen mideye indiriyor. 

Galerie Hubert'teki yürüyüşümüze devam ediyoruz; tam da geçerken içersinde Chez Leon'un da olduğu Taksimdeki Çiçek pasajına benzeyen Rue Des Bouchers sokağını görüyoruz. Burayı en son güne bırakmaya çoktan karar verdiğimiz için, yerini gördüğümüze seviniyorum. 





Hubertten çıktığımızda çılgınca yağan yağmurun daha da hızlandığını görüyoruz ve bu sefer Bürksel'in 1619'dan beri bir başka simgesi olan Mannenken Pis'e gidiyoruz.  Giderken yolumuzun üzerinde meşhur patates kızartması satan yerlerden birinden patates kızartması alıyoruz. 


Tatil öncesi bir çok blog ve seyahat rehberinde okumuştum; bu işeyen çocuğun çok küçük olduğu, bir duvar dibinde olduğu gibi. Belki de bu yüzden hiçbir bekletim yoktu ama biz yine de sevdik; elbette Aren'de öyle. Belli zamanlarda bu işeyen çocuğa yerel kıyafetler de giydiriyorlarmış ama kıyafetlerle gördüğüm işeyen çocuk hiç de hoş gelmedi bana, bu hali daha orjinal ve daha iyi bence. Bir de bu işeyen çocuğun sonradan kız versiyonunu ve hatta köpek versiyonunu yapmışlar ama bunları görmeyi hiç düşünmedim, bizim planımızın içinde yoktu. Hikayesini merak ederseniz de kısaca bahsedeyim; bir efsaneye göre işeyen çocuk savaş zamanı meydan yanarken işeyerek yangını bitiriyor.



Bu işeyen çocuğun olduğu bölgede bir çok waffle satan dükkan var; Güray bir tanesine giriyor ve oldukça fazla sıra var; bir müddet sonra aman boşver almayalım deyip çıkıyor. Biz de Aren'le o sırada bir başka çikolatacı olan Nauhaus'a giriyoruz çünkü en çok bu çikolatacıda Şirinler karakterli ve başka çikolatalar var; 2-3 adet tatmadığımız çikolatalardan alıp sokakta yiyoruz.


Yağmur öyle hızlanıyor ki ve saate akşamı gösteriyor; otele doğru yürümeye başlıyoruz ama ne yürüme; Aren Boba'nın içinde olduğu ve son derece sıkı giyindiği için  ve yağmur rüzgarla bize tokat attığı dakikalarda yüzünü benim atkıma gömdüğünden bir damla bile ıslanmıyor ama Güray ve ben bildiğiniz sıçana dönüyoruz; tek istediğimiz otele gidip sıcak bir duş ve biraz dinlenmek.






Otele vardığımızda odamız buz gibi; ilk günde böyleydi aslında bunu sorduğumuzda doğa dostu bir otel olduklarından klima bulunmadığını farklı bir sistemleri olduğundan bahsetmişlerdi; bu arada odamızın her yerinde acil butonları vardı, banyosu engellilere göre düzenlemişti; ve biz bunu hiç sorgulamadık, çok medeni ülke ya demek ki tüm oteli engellilere göre de düzenlemişler dedik. 2. gün otele döndüğümüzde bu sefer daha sert bir biçimde odanın çok soğuk olduğunu, bebek olduğu için de ısının daha normal olduğu bir odaya geçmek istediğimizi söyledik. Ve bilin bakalım yeni odamız nasıldı :) Bildiğin otel odasıydı işte :) Yani bir gün yurtdışında sizin de şansınıza engelli odası düşerse, sorgulayın; medeniyetlerine bağlamayın bizim gibi :)

Yeni normal ısıdaki odamızda sıcak güzel bir duş alıp bilin bakalım ne yapıyoruz; bilardo oynamaya gidiyoruz. Bu arada farkettiniz mi bütün bir gün çikolata ile beslenmişiz neredeyse :)


Bilardodan sonra Aren'de garip hareketler başlıyor ve ben; Güray bence bu çocuk açken Aren değil diyorum; saat çoktan 20:00'yi geçmiş; kendimizi sokağa atıyoruz ki açık restaurant bulmamız zor biliyoruz; otele çok yakın bir bistro'ya giriyoruz ve kendimize çok kızıyoruz! Çocuğumuzun hali yukarıdaki gibi. Yavrum açlıktan ölmüş. 

Otelimize dönüyoruz bir set daha bilardo oynayıp uykuya çıkıyoruz. Ve 3. ve son günümüzde yapacağımız müze gezileri için çok heyecanlıyız; uyumadan önce Aren'e yarın Şirinler'i görmeye gideceğiz ve köpeğiyle Tintini diyorum, seviniyor çocuk; nerden bilecek kursağında kalacağını.... 

3.Gün
Ben güne yine Market Place'de başlamak istiyorum; hızlıca kahvaltımızı yapıyoruz ve yürümek yerine tramwaya binerek gidelim diyerek en büyük hatalardan birini düşüyoruz; gitmemiz çok çok uzun sürüyor; bir durakta inip yürümeye karar veriyoruz; ve hiç bilmediğim yerlerden geçerek meydana ulaşıyoruz. Bu sefer Aren uyumuyor; ilk durağımız Galerie Hubert'teki Le Pain Quotidien oluyor, burada bir şeyler yiyoruz ve hesapta hemen müzeleri gezeceğiz; Hubertten çıktıkan sonra Tintin mağazası var ve o binanın müze olabileceğini düşünüp soruyoruz ve işte o noktada yıkıma uğruyoruz; kadın müzelerin Pazartesi günü kapalı olduğunu söylüyor, hepsi mi diyorum, yani benim bildiğim öyle diyor, hoş sorduğumuz hiç bir soruya cevap alamadığımız için, inanmayıp başkasına soruyorum ve aynı cevabı alıyorum. 



Ve bizim bir B planımız yok, Meydana çıkıp geziyoruz; az insanın bildiği, en eski bistrolardan biri olan A la Becasse'ye gidip içmeye karar veriyoruz; burada lumbik birası içilmesi öneriliyor; Bruksel'in ilk biralarından tam tamına 100 yıllık bir yer burası. Turistik olmadığında içeride 2 yerli kişi bir tane de gezginci olduğu her halinden belli biri var. 



Böylesi boş mekanlarda özellikle Güray ciddi strese giriyor, Aren'in sesi, Aren'in azgınlığı. Lumbik biralarımızdan ısmarlayıp bekliyoruz; ben vişneli söylüyorum. Güray 3 ayrı çeşit içti ve hiçbirini beğenmedi; ben meyveli birayı aynı meyveli sodaya benzetiyorum ve severek içiyorum. Biralar özel bardaklarda servis ediliyor. 


Buradan da çıktıktan sonra sokak çalgılarını dinliyoruz, hiç gezmediğimiz sokakları geziyoruz; gezdiğimiz sokakların birini sonunda ilk kez AVM görüyoruz :) AVM'lerle karşılaşmadan gezmenin ne harika olduğunu da konuşuyoruz aramızda. Ve Aren uyuyor bu esnada. Biz de Chez Leon'a doğru yol alıyoruz. Aren uyurken yemeklerimizi sipariş ediyoruz ve sipariş etmemizle masamızda olması arasında sadece 2 dk var. Dünyanın hiçbir yerinde böylesi hızlı bir servis olduğunu sanmam. Oldukça büyük bir yer ve oldukça da dolu. Ben çok bilindik moules (midye&patates) yerine üstü kaşarlı sarmısaklı pis gibi midye sipariş ediyorum, güray da kızarmış midye mi ne öyle bir şeyler yiyor. 

Bu sefer Aren'in uykusu kısa sürüyor; uyanıyor ama kendisi deniz ürünlerini sevmediği için yanaşmıyor bile yemeğe, Allahtan menüsünde makarna da var, böylece Aren'in de karnı doymuş oluyor. Mekanı beğenen Aren koşturmaya, masaların altına girmeye başlıyor, biz de kalkıyoruz elbette buradan ve yürüyüşe geçiyoruz. 


Farklı bir caddede yürüyüp yine ve yeniden daha önce çikolata almadığımız ama Brüksel'in meşhurlarından ve her yerde olan Leonidas'tan bu sefer çikolata değil ama karamel şekeri ve başka şekerler alıyoruz :)  Uzunca bir yürüyüşten sonra bir yerel kahve dükkanina girip çay & kahve içip biraz soluklanıyoruz; zaten yavaş yavaşta akşam saati yaklaşıyor. 

Otele döndüğümüzde aman Allahım çılgın bir Aren var karşımızda, ertesi gün doğumgünü ve ben Arenin ciddi bir büyüme atağı geçirdiğini düşünüyorum; sokuyorz banyoya ve onu en çok rahatlatan şey olan suyla 1-1,5 saat oynamasına izin veriyoruz. O gün bir Lübnan restaurantından otele yemek söylüyoruz ama hiç mi hiç beğenmeyip karnımız doyacak kadar yiyip son veriyoruz. Aren o gün resmen bebekliğine dönmüştü. Gece ağlayıp ağlayıp Güray'ın kucağına gidip bebek gibi uyut beni dedi ve Güray'ın kucağında uyudu. 

Ertesi gün için heyecanla uyuyoruz; çünkü hem Aren'in doğumgünü hem de Amsterdam için yola çıkacağız. Bu arada müze görme isteğimiz hala bitmedi diyoruz ki yarın Amsterdam'a geçmeden önce Tintintin müzesine gideriz ve öyle geçeriz; ama bu da olamıyor neden mi? Nedeni bir sonraki yazıda ;)

Gezemediğim yerlerin bazıları ise şöyle; 

Sainte Catherine & Sint Katelijne Meydanı; Bu meydan özellikle  pazarların kurulduğu bir meydan, Christmas zamanı avrupanın en güzel pazarlarından biri olduğunu da okumuştum. Buz pateni kuruluyor mesela ve bu meydanda farklı restaurantlara rastlamak mümkün. Bir de sıcak şarap bu meydanın olmazsa olmazlarından. 

Black Tower; bu meydana gelince 12. yüzyıldan kalma Black Tower'i görmeden gitmek olmaz; lakin biz o meydana gitmedik ki black tower'i görelim. 


St. Michael ve St. Gudula Katedrali; yine bu meydanda Gotik tarzında inşa edilmiş iki önemli yer önü de çimenlik hava güzelse otur keyif yap. 

 Parc de Bruxelles; Brüksel parkı, fotoğraflardan enfes gözüküyor ve bu parktan geçerek Brüksel Kraliyet binasına gidebilirsiniz. Bir sonraki gezilecek yerlerin arasında kesinlikle. Biz sadece araba ile önünden geçebildik, olsun bu da bir şey değil mi :)

Sarayın hemen arkasında Place Royale var. Burası da tarihi bir meydan ve müzelerin bir çoğu da burada. Belvue Müzesi (Belçika Tarihi), Müzik Enstrümanları Müzesi, Magritte Müzesi (Belçikalı sürrealist ressam Rene Magritte), Güzel Sanatlar Müzesi. Ve bir de Brüksel hakkında geniş bilgiye ulaşabileceğiz, ücretsiz gezebileceğiniz sergi var. (Experience Brussels Exhibition)

Justitiepaleis; bu meydanın az ilerisindeki görkemli adalet sarayı. 

Merkezin dışında kalan ve Brüksel'in simgelerinden biri olan Atomium'a gitmeyi gitsek bile içeriye girmeyi düşünmüyorduk; Atomium 9 küre ve bunları birbirine bağlayan 12 borudan oluşuyor, her bir kürenin içine girebiliyorsunuz; aynı zamanda hemen yanında Mini Europe var bizdeki MiniaTurk misali tüm avrupa ülkelerinin mini mini halleri; yani olsada olur olmasa da olurdu benim için.

Ah ama ahhhh Atomium'un doğru yürürseniz Brükselin en güzel parklarından biri olan Parc de Laeken'a varabilirsiniz ki göremediğimize gerçekten üzüldüm. İçinde 100 yaşını aşkın ağaçlar göl kenarı ve benzeri var; bence görülmesi gereken yerlerden biri kesinlikle. Ve buradan da Belçika Kraliyet ailesinin yaşadığı saraya ulaşabilirsiniz. 

Ve daha nicesi var ama yazdıkça yazacağım sizi sıkacağım.... 

Sonuç olarak; anlaşılacağı üzere, Brüksel'e tekrardan gitmek şart oldu. 






Yorum Gönder