18.03.2013

Bir Aşk Hikayesi ve Uçuçu Yağların Faydaları III





Yazının başlığı dam üstünde saksağan vur beline kazmayı gibi duruyor öyle değil mi :) Ama aslında öyle değil. Benim için nasıl bir alakaları var okuyunca anlayacaksınız. Sizin için yazıdan sonrada aynı alakasızlıkta devam edebilir elbette. 

Aslında, uçuçu yağlar ve faydalarıyla ilgili daha önce 2 yazı yazmıştım. Bitkiler, uçuçu yağlar, alternatif şifa alanları ilgim dahilinde. Babamın ailesi 7 göbekten eczacı; dedem alanında oldukça iyi bir Farmakognozi* Ordinaryus Profosorüydü (Bu ünvan bir süre sonra ortadan kalkmış ) babaannem ve onun kız kardeşi -büyük teyzem- ve onların babası da öyle. 

Babaannem dedemin üniversitede öğrencisi; dedem babaanemi çok beğeniyor, babannem zaten hocasına hayran. Büyük baba, babaannemin ve büyük teyzemin okumasına izin veriyor; fakat oldukça da kapalı bir insan. Okuldan eve evden okula gidecekler, dersler dışında 1 dakika bile okulda vakit geçirmeyecekler; okula da kendi arabalarıyla bırakılacaklar ve alınacaklar. Babannem anlatırdı; laboratuvar derslerinde erkeklerle bir arada deney yaptıklarını duyan büyükbaba üniversiteye kızlara özel bir labrotuvar yaptırtıyor ve tüm malzemeleri bağışlıyor; böylece babaannem ve büyük teyzem erkeklerle aynı tüp ve benzeri ürünleri kullanmadan çalışabiliyorlar. Aynı zamanda eczanede de çalışmaya hakları var ama perdenin arka tarafında ilaç yapımında, asla müşteriyle yüzyüze gelmeyecekler. Büyük teyzemin hayattaki en büyük üzüntüsü o perdenin ön tarafına geçememiş olması oldu. Birgün eczanede yanlızlar, büyükbaba namaza gidiyor; müşterinin biri geliyor ve teyzem gayri ihtiyari perdeyi aralıyor ve yardımcı olmaya çalışıyor. Bunu duyan büyükbaba eczanede çalışmalarına son veriyor. Böylece babaannem ve büyük teyzemde okumuş ev kadınları olarak hayatlarına devam ediyorlar. 

Ne kadar ilginç öyle değil mi? Bu kafaya sahip olmayı o dönemde anlayabiliyorum ama bu dönemde anlamam mümkün değil. Bu arada ne babannemin, ne büyük teyzemin kafası kapalı değildi; ve hatta onların annesinin de. Daha da ilgincini duymak ister misiniz? Dedemin babası Şeylülislam ve eşinin saray bahçesindeki tüm fotoğraflarında kafası açık, bir örtüsü bile yok. Dedeme hamileyken çekilmiş fotoğrafları var; hamile, saraylı bir kadın ve başı açık dahası fotoğrafı çekiliyor. (Başını kapatanlara saygım sonsuz, herkes tercih ettiği gibi giyinebilir ama dayatmalara ve din bunu emreder söylemlerine karşıyım!)

Neyse konumuza geri dönersek; dedem babaannemle konuşmaya yer arıyor; birgün ders çıkışı araba babaanemleri almaya gelmeden durduruyor ve Mevhübe hanım benimle evlenir misiniz diyor? Babaannem aman hocam estağfurullah o nasıl söz diyor. Muhtemelen hocasına hayran bir kız olarak kalbi yerinden çıkmıştır ve eve dünyanın en mutlu genç kızı olarak dönmüştür. Dedem "aman hocam bu nasıl söz"ü pek tabii ki onay cümlesi olarak algılıyor. 

Ertesi gün dedem büyükbabayı eczanede ziyaret ediyor ve babaannemle evlenmek istediğini bildiriyor. Elbette büyükbaba Eczacılık alanında gelecek vaadeden bu gence karşı koymuyor; yanlız bir şartı var iç güveysi olarak gelecek; başka türlü asla kabul etmiyor. Dedem öylesi aşıkki babaanneme buna karşı koymuyor. Hoş o dönemde içgüveysi gelmenin ne gibi sakıcası olurki yayla gibi evdeler birbirilerini görmeye imkan bile yok. Babaannemin de bir koşulu var elbette, kızkardeşinden ayrılmak istemiyor. Dedem onu da kabul ediyor ve evleniyorlar. Babaannem üniversiteyi hocasıyla evliyken bitiriyor. Çocukken en sevdiğim şeylerden biri babaannemin dizine yatıp bu hikayeyi defalarca anlattırmaktı. Babaanne ne hissettin  derdim; yüzünde kocaman bir gülümseme olurdu. Aşıktın değil mi derdim? Daha da kocaman bir gülümseme olurdu. Büyüdükçe daha da hoşuma giden şey o zamanlarda bile, benim hayal meyal hatırladığım birbirlerine hitap şekilleriydi; babaannem Sarım bey demezdi, Sarımcığım & Sarım derdi. Dedem ise Mevhüb veya Mevhübeciğim diye hitap ederdi. Aralarındaki aşkı çocukken bile hissederdik. Dedem deyim yerindeyse babaannemin elini sıcak sudan soğuk suya sokmamış babannem sadece yemek yapardı ama onu da çok iyi yapardı. Bulaşıkları dedem yıkardı; çünkü babaannem pis tabak vb dokunmaktan hoşlanmazdı. Bu aşk değil de nedir!....

Dedemle fazlaca vakit geçiremedim; ben çok küçükken vefat etti, ama babaannem ve büyük teyzemle doyasıya bir çocukluk yaşadım. Dedemin o içgüveysi geldiği ev şimdiki apartmanımız, o zamanlar dedemlerin aslında yazlık  için kullandıkları, bahçesinde eczane için şifalı bitki ve agaç yetiştirdikleri bir yer. Bugün oturduğumuz, Aren'i büyüttüğüm evde & apartmanda bir tarih yatıyor. Ihlamur ağacına her baktığımda dedem'e ve çocukluğuma gidiyorum. Aren'e ağacımızdan topladığımız ıhlamur içirdiğimde kulağımda babaannemin sesi: "O ıhlamurda dedenin eli var, ilaç için dikildi o ıhlamur, şifa olur evladım" derdi bize. 
Apartman sakinleri için kıymeti olmayan ve birgün ansızın gölge ediyor diye kestikleri kara dut ağacı beni ve abimi gözyaşlarına boğabiliyor. Babaannem ve dedemin hastalara şifa olsun diye dikdikleri ağaç gölge etmemesi için kesildi! Bugün biliyoruz ki boğaz ağrısına, iltihabına en iyi gelen şey dut şurubu. 

Konuyu bir yerinde uçuşu yağlara, şifalı bitkilere bağlamak gerekiyor öyle değil mi :). Babannem ve teyzem bizim dönemin eczanelerini hiç anlayamadı, onlara göre eczane ilacın yapıldığı ve sadece ilacın satıldığı yerdi. İçinde şampuan, krem ve benzerlerinin satıldığı yere eczane denilemezdi. Hasta olduğumuzda dedemin arkasında bıraktığı ama bizim bir türlü bastırmadığımız kitabı açılır ve neye ne iyi geliyormuş bakılır ve ona göre yönlendirilirdik. Çok uzun zaman bitkiler ve uçuçu yağlarla tedavi edildik biz. Bir yandan kulağımda hep şu cümle vardır:"Zehir bir miktardır; neyi nasıl kullanacağını bilmezsen herşey zehir olur" Biraz daha büyüdüğümüzde, teyzem ve babaannem elini ayağını bu tip işlerden çektiler; artık yaşlıyız, olmuyor yapamıyoruz dediler ve bizi modern tıbbın güvenli! eline teslim ettiler. Zira kendileri de teslim oldular. 

İşte şimdi hafızamdaki, bedenimdeki bu izlerle uçuçu yağların, şifalı bitkilerin iyileştirici gücüne inancım çok fazla. En nihayetinde ilaç dediğimiz bir çok şeyin özünü de onlar oluşturuyor. Sentetik birşey dense doğal bir şeyin her zaman işe yarayacağına inanıyorum. Amma velakin modern tıbba güvenilir olduğu sürece kapım daima açık! Allah başımızdan hipokrat yeminini gönülden etmiş ve işini ettiği yemine layık bir şekilde yerine getiren doktorları eksik etmesin. 

Bir liste buldum; aşağıda onu sizinle paylaşıyorum.  Ve tekrardan belirtiyorum; hiçbirine kefil DEĞİLİM!. Çocuklarınız için uygulamanızı tavsiye etmem; yok ben uygulayacağım diyorsanız da bilmenizi isterim ki; çocuklar için uçucu yağlar uygulanırken 2 damla zeytinyağı ile seyreltilmesi öneriliyor. 




1.  Hıçkırığınız mı var?  Hıçkırık rahatsız edici mi sizin için bilemiyorum; beni etmez ama yine de bilmekte fayda var. Ensenize birkaç dammla nane yağı damlatmak, aynı zamanda omuriliğinizin iki tarafını biraz nane yağı ile ovmak hıçkırığı anında kesecektir. 


2.  Burun akıntınız mı var?  Burnunuzun iki yanını limon yağı ile ovalayın. 

3.  Odaklanma sorununuz mu var?  Nane yağı ile yabani portakal yağını karıştırınn ve ensenize surun, sonra da kalan yağ ile ellerinizi ovun.  

4. Batan, irite olmuş gözler? Lavanta yağı ile yabani portakal yağını karıştırıp göz çevresindeki kemiklere-ama asla göze değil   sürün. 

5. Alerji?  Aynı miktardaki lavanta,limon ve nane yağını karıştırın - bu aynız zamanda doğal bir antibiyotiktir- ve ayağınızın altına günde 2 kez  sabah ve akşam olmak üzere uygulayın. Bu karşımı zeytinyağı ile seyreltilmesi önerilmektedir.  

6.  Kulak Agrısı/ İltihabı?  2 damla fesleğen yağını veya  çay ağacı yağını 2 dala zeytinyağı ile karıştırıp, kulağın iç ve dış cepherine günde birkaç kez sürüyorsunuz. Kesinlikle kulağa damlatılmıyor.  


7.  Ağız kokusu?  Bir kaç damla nane yağını az suya damlatıp içerseniz kimse karşı koyamaz ;)

8.  Mis gibi kokan çamaşırlar?  Bu iş için Yumoş, Vernel falan ama, temiz bir parça beze kokusunu sevdiğiniz yağdan damlatıp çamaşır makinanıza koyarsanız hem çamaşırlarınız mis gibi kokar hem de bütçenize katkınız olur. 

9.Pis kokan halı?  Kokusunu sevdiğiniz bir yağı bir paket karbonat (mutfak tipi ufacık paketten bahsedilmiyor) veya bir paket mısır nişastasına damlatıp bir gün bekletiyorsunuz; ertesi gün halınıza döküp 1 saat bekletip süpürüyorsunuz ohhh ev mis kokuyor. Bizim evde halı yok buna da gerek yok :) Ama halı kokusu, körü olanı cidden kötüdür hani. 

10.  Ayak Kokusu ?  Çay ağacı yağını sürdüğünüz gibi ayak kokusu son buluyor. 

11.  Ayak Tırnağı Mantarı?  Sabah akşam tırnağın etrafına çay ağacı yağını sürdürmüydün bitti gitti. 


12. Cilt Lekeleri?  Kekik yağının cilt lekelerinin geçmesinde etkisi büyükmüş; kekik yağı oldukça kuvvetli bir yağ olduğundan kesinlikle yaygın sürülmemesi sadece o bölgeye çok az damlatılması ve öylece emmesini beklemek gerekiyormuş. 

13.  Ateş?  Zeytinyağı ile seyreltilmiş nane yağı vücuda sürüldüğünde vücut ısısını hızlıca 3 derece düşürürmüş. (Bebeğin ateşi filan çıkarsa sakın sakın denemeyin!) 

14.  Yanık?  1 damla lavanta 1 damla limon yağını karıştırıp yanan bölgeye uygularsanız acısını anında kesecektir ve vereceği etkiyi azaltacaktır. 

15.  Mide Yanması?  Süte ekleyeceğiniz birkaç damla nane yağı mide yanmasını anında kesecektir. Aslında hamilelere önerilen Gavisgon şurubunda bundan pek farkı yok gibi tadı düşünüldüğünde.  


Tüm buradaki bilgiler benim okuduğum, hoşuma gittiği için de sizlerle paylaştıklarım. Ne doktorum ne de şifacı! Her iki role girmeyi de hiç düşünmüyorum. 

Bitkiler içindeki maddeleri inceleyerek bunlardan organizmaya girdiğinde hastalıkları iyileştirici etkisini bulmaya çalışan bilim dalına farmakognozi denir. Farmakognozi botaniğin eczacılık biliminde uygulanmasıdır. Her ikisinin metodlarını kullanır. Bulunan ve ilaç olarak kullanılabilecek etken maddelerin bitkiden verimli şekilde elde edilme metodlarını belirler. Bitkilerde yüzlerce etken madde bulunabilir. Bu maddeler kimyasal maddelerdeki gibi yararlı etkilerinin yanında yan etkileri de mevcuttur. Ayrıca bitkilerden elde edilirken elde edilen miktarın da büyük önemi vardır.)
Yorum Gönder