30.01.2014

Bir Yanım İster Bir Yanım Karşı Koyar



Gençlik yıllarının o dibinde dibine götüren aşk şarkısının bir gün gelip bambaşka bir nedenle bu yazıya konu olması; hayat işte her şey olabiliyor :) 

Bir yanımın istediği diğer yanımın karşı koyduğu konuya gelince pek tabii ki 2. çocuk konusu. Benim artık klişeleşmiş bir cümlem vardır: Ben hep 3 çocuk istedim diye başlar anne olmak için yaratıldığımı düşünürdüm ile biter.  Nasıl bir idealize ettiysem anneliği, hamileliğimle beraber bir sağ yanağımı bir sol yanağımı tokatlardan tokatlara uzattım. 

Şimdi bir yanım klişeleşmiş cümlenin ilk satırlarıyla boğuşurken, diğer bir yanım karşı koyuyor. Başka bir yanımda sınırları koyan sensin; yapamam edemem dersen bu senin gerçekliğin olur diyor. Ama şarkı da ne diyor: Gelme uzak dur korkuyorum çok! 

Evlat edinme konusu daimi gündememizde bak ondan hiç korkmuyorum aksine çok istiyorum ve olacağını biliyorum ama gel gör ki yeniden doğurmaktan korkuyorum; doğumun kendisinden korkmuyorum, korktuğum şeyler çok başka. Mesela evlat edinme konusunda çok cesurum o çocuğa bakma konusunda da ama kendi doğuracağım 2. çocuğa bakma konusunda cesur değilim. 

Aynı insandan bahsediyoruz farkında mısınız değil mi? Bunların hepsini düşünen aynı ruh ve beden! 

Bazen içimde doğmamış çocuğumun sesini duyuyorum, yok hayır şizofren falan değilim; gelmek istiyorum anne diyor, ben de: ılık rüzarlar misali sesin değdi tenime belki bin tane yanıp yanıp söndüm diyorum. Sonra tıpkı sizin bu satırları okurken saçmalama ne sesi duyması der gibi kendime saçmala diyorum. Ben konudan uzaklaşmak istedikçe konu beni içine çekiyor ki bunu zaten iyi bildiğim için sadece gülümsüyorum. 

Haa bir de içimde tik tak tiki tiki tak diye ses çıkaran bir saat var biolojik saat çalışıyor çalışıyor ve yine çalışıyor bak tekleyeceğim günler gelecek diyor bana; sonra çok ararsın bu sesi diyor; bazen kocamı görünce daha hızlı tiki tiki tiki takk tam zamanı hadi finfanfon diyor; kendi işine bakkkk diyorum ben işimi yapıyorum ya zaten diyor!








Hani bir filmde silah gözükürse mutlaka kullanılır ya ah işte bir laf edersen ve klişen olursa o laf senin yakanı bırakmıyor arkadaş; söylediklerinize dikkat ediniz demek istiyorum tekrardan!


Bu yazının bir girişi var gelişmesi yok bitişi hiç yok; beklemeye yani bir son sen en iyisi şarkı sözlerini mırıldan benimle git gençlik yıllarına:


karanlığın içinde
yandı gözbebeklerim
ilk önce gözlerini gördüm
ılık rüzgarlar misali sesin değdi tenime
belki bin defa yanıp yanıp söndüm
bir yanda sen, bir yanda tövbeler
serserim benim, deli dolu sevgilim
gelme uzak dur korkuyorum çok
çılgınlık bu halim yok




29.01.2014

Neyi Öğrenemedik Biz?


Benim gibi aşağıda yazdıklarımı öğrenemeyen bir nesil olduğunu biliyorum; eğer öğrenebildiyseniz çok şanslısınız ne mutlu size ailenize çok şey borçlusunuz; ben ailemi suçlamıyorum; çünkü onlara da öğreten kimse olmamıştı. 

Misafir odası, misafir takımı, misafir yemeği gibi kavramlarla büyüdük bir çoğumuz. Salona girilmezdi; çünkü evin en güzel yeri misafirindi. Pahalı kıyafet alınırsa mutlaka saklanırdı; neye saklanırdı özel bir güne, bir başkası için yani. 

Sonra büyüdük; farkındaydık veya değil herkes ve herşey kendimizden önce gelmeye başladı; kendimizi tanıyamadık bile, gençlik depresyonui buhran hepimizi yaşadık bunları geçer geçer dedi ailemiz. Geçti mi yoksa üzerimi örtüldü yoksa bunu kanıksadık mı o kısmı tartışmaya çok açık. 

Arkadaşlarımız vardı ve muhtemelen onlarda aynısını yaşıyordu o yüzden normal bir durum sandık bunu. 

Sonra biraz daha büyüdük; çözümün ailemizde olmadığını bizi anlamadıklarını düşünmeye başladık; yeni yollar aradık kendimize; kimi başıına bu gelenlerinin sebebini kitaplarda kimi başkalarında kimi de psikologlarda aradı ama kimsenin aklına içine dönüp bakmak gelmedi; çünkü bize hiç kendine bak demedi, aradığın cevap içindedir demedi. çünkü bize kimse önce sen demedi. Hep birileri bizden önce geldi, hep zorunluklarımız vardı bizim; gelen misafire merhaba deme zorunluluğu, büyüğünü veya kardeşini kendinden önce düşünme zorunluluğu; ileride büyüyüp evlendiğinde kendinden önce kocanı düşünecektin hele çocuğun oldu mu herşeyden önce çocuğun gelecekti. Yemeğin güzel kısmını önce çocuğun tabağına sonra kocana koyacaktın. Kendi kıyafetlerini ütülemesen de kocanını kıyefetleri jilet gibi olacaktı. Sen annenin eski paltosunu giyebilirdin ama çocuğuna yeni palto almalıydın; önce çocuğun gelirdi çünkü. 


Biz bir nesil kendi değerimizi bilemeden gücünü farketmeden büyüdük! Büyüdük mü sahi, büyüyebildik mi? Büyüdük sandık da orada içimizde küçük bir çocuk kaldı; farkedilmeyi bekleyen ama en çok da bak sen buradasın diye kendini tanımaya vesile olan kelimeleri davranılarını bekleyen. 

Kimimiz içsel bir yolculuğa çıktı kimimiz hala kendini aramakta; kimimiz ebeveyn oldu ve o sancılı süreçte farketti ki bunca zaman kendini hiç tanıyamamış, çocuğuna baktıkça sahi ben nasıl bir çocuktum dedi. 

Hangimiz kendi değerinin ve önceliklerinin gerçekten farkında? Hangimiz kendini çok seviyor ve herşeyden önce kendinin geldiğine inanıyor. 

Öğrenemediklerimi çocuğuma öğretebilmek için çok emek harcıyorum ben; 37'imde çocukken öğrenmem gerekleri öğrenmeye çalışıp adına içsel yolculuk, kişisel gelişim diyorum ve istiyorum ki çocuğum benim kadar beklemesin, istiyorum ki çocuğum başka yolculuklara yelken açsın. 

Evet ben Aren'e önce ben demesini öğretiyorum; yeri geliyor anneannesine sen git artık evine diyor; biz duygularını ifade ettiğin için teşekküler diyoruz annem çok ayıp böyle söylenmez iyi o halde gidiyorum bir daha da gelmem diyor, Aren ağlıyor çünkü o an o evde bizimle yanlız kalmak istiyor anneanesinin bir daha gelmemesi değil! Ağladığında anneannen üzüldü ama sana değil, gideceği için diyoruz;  sen duygunu dile getirerek çok iyi bir şey yaptın diyoruz. 2 yaşındaki bir çocuktan anneanneciğim biraz yanlız kalmaya ihtiyacım var gidebilir misiniz lütfen demesini beklemiyoruz, duygusunu kabaca da olsa dile getirmesine seviniyoruz. 

Öpücük tedavisini önce kendine yapıyor; sonra gelip bize öptürüyor. Aferin Arencim önce kendini iyileştir sonra gel biz de yardım edelim diyoruz. 

Bencil damgası mı yer ileride bilemiyorum; sahi bencillik kötü birşey mi ki yoksa bu da çocukluk dönemlerimizden içimize yerleşmiş bir kalıp mı? 

Kendine yetebilen insanlar olmasını öğrenmiş olsaydık bugun çocuklarımıza daha iyi yetebiliyor olmaz mıydık? Ben istiyorum ki evladım herkesten önce kendine yetsin bunun için de şimdiden kendi değerini bilmeli, kendine bakmayı öğrenmeli! Sonra herkese yeter! 

Çok sevgili Pınar bana öyle bir cümle söyledi geçenler de çakılıp kaldım! Bugün bizim öğrenemediklerimizi çocuklarımız öğrenmek zorunda kalacak!  Çok doğru değil mi? Bugun kendimi değerimi ortaya koymazsam çocuğum bunu nasıl öğrenecek!

Sevgili insan, anne hayataki rolün veya rollerin her neyse; senin ilk işin kendinsin, diğer herşey evladın dahil senden sonra gelir! Kendine yetmeyi öğrendiğinde dağları yerinden oynatabilecek güçte olacaksın!


28.01.2014

Sal Gitsin



Bu hayatta hiçbir şeyi siz yapmıyorsunuz; yaptığınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz, her şeyi O yapıyor ve zaten O'nun işi de bu; siz O'nun işine karışarak, çomak sokarak sadece istediklerinize engel oluyorsunuz. O kim mi? Allah, Tanrı, Güç, Evren sen adına ne demek istersen; sen ne dersen de o O'dur!


Bize düşen istemesini bilmektir; istemek ve O'na güvenmek. Eğer bir şeyi başardığınızı, yaptığınızı düşünüyorsanız bu O izin verdiği içindir! Siz O'na ancak şükredebilir, teşekkür edebilirsiniz.

Adım atmak için hevesiniz yoksa O'ndan adimlarinizi yönetmesini istemeyin!


Diyelim ki bir dileğiniz var ve bunun için deli gibi dua ediyorsunuz ve olmasını çok istiyorsunuz; ama isterken bile olmayacağından eminsiniz, nasıl olabilir ki zaten, yok ya olamaz diyorsunuz ve istedikten sonra bekliyorsunuz 2 saat geçiyor bak gördün mü olmadı diyorsunuz, 2 ay geçiyor bak olmadı zaten olmazdı ben biliyorum diyorsunuz? Sahi kuzum siz ne yapıyorsunuz; olmayacağını düşündüğüz duayı mı ediyorsunuz; peki neden?

Tabii bu arada şunu söylemek isterim; dileğiniz balerin olmak ve sahne almak ise ve siz hiç hayatınızda bale yapmadıysanız buna dilek, hayal ve benzeri demek komik olacaktır. Bunu istiyorsanız dua etmeden önce bir bale kursuna yazılmanız gerekiyor!

İşte size formül: Dua (inanarak)+emek+ SALMAK! Bunu başarabilirseniz sizin için hayırlı olan istediğiniz herşey en doğru zamanda sizin olacaktır. O'nun size 3 cevabı olacaktır: 

Tamam oldu!
Hayır şimdi değil!
Senin için daha iyi planlarım var! 

Bir şeyi isteyip dua ettikten sonra nasıl olacağı sizi hiç ilgilendirmemeli; başaracak olan siz değilsiniz istediğinizi gerçekleştirecek olan O. Elbette istediğiniz olana kadar sizin de tutarlı davranışlarınız ve emeğiniz olmalı. Ve evet; eğer çok istediğiniz inanarak istediğiniz bir şey gerçek olmuyorsa; yukarıda cevaplardan 2-3 sizin içindir. 

İnsanın içinde 2 ses var biri iç ses diğeri de ego'nun sesi. Çoğunlukla ego'nun sesini duyuyoruz çünkü kahrolacısanın sesi iç sesten daha gür ve yüksek! Ego'nun sesini kısıp iç sesi duymak pek kolay değil, bu da ayrı bir konu; daha detaylı bir şekilde birlikte bakar üzerine konuşuruz. 

Özetle; doğru istemesini bildiğimiz herşey eğer hayrımıza ise olur! Eğer değil ise iç sesinizi duyabiliyorsanız, üzülmek yerine şükredebilirsiniz; çünkü olmuyorsa gerçekten hayırlı bir nedeni vardır şimdi üzüldüğünüz, sonra farkına vardığınızda demek bundanmış iyi ki de olmamış diyeceğiniz. (tabii bu doğru bir biçimde istenilen durumlar için geçerli)

Bir dilek dileyin ve unutun onu salın gitsin; isterseniz alın bir balon elinize dileğinizi içine okuyun ve bırakın gökyüzüne, salın gitsin! Sonrasında istediğiniz şey için adımlarınızı atın, emek verin; nasılını düşünmeyin, göreceksiniz eğer hayrınıza ise o balon uçup yine size gelecek! 

Hatırlayın bu işin büyük kısmı ve nasıl olacağı O'nun işi bu sizi hiç ilgilendirmez. 





27.01.2014

Hastalanmadan Önce Alınabilecek Önlemler



Gelmeyen kışın getirdiği hastalıklara evimizden tek bir kişiyle katıldık o da eşim oldu; çok şükür hafif bir biçimde atlattı. 

Geçtiğimiz günlerde değerli Prof. Dr. Ahmet Aydın HT Hayat işbirliği ile gerçekleştirdiği #antibiotiksiz çocuk büyütmek seminerine benim çok önemli bulduğum bir cümle ile başlamıştı;  hastalıklar masraflı, zor ve uzun sürelidir; o yüzden hastalıklardan korunmak oldukça önemli diye. 

Aren bir takım artı'larla hayata merhaba dedi; vajinal doğum yaptım ve uzun süre kanalda beklediği için sanırım tüm alması gereken mikropları aldı; 17 ay'da anne sütü aldı ki sütüm oldukça yetersizdi; inat edip anne sütü dışında hiçbir takviyede bulunmadım, bu inadı bir başka çocuğum olursa yapmayacağım kesin. 


 28 aydır çok şükür 1 kez hasta oldu.(Nezleyi hastalıktan saymıyorum, 1 gün çıkan 37-38-39 ateşide) Onu da 3 gün sonunda tamamen atlatmıştı. Aren ile ilgili en büyük şanşlarımızdan biri yemek&içmek konusunda rahat bir çocuk olması. Yemeyen, içmeyen çocuğu hastalıklardan korumakta çok zor, hastayken tedavi sürecinde bakmakta. 

Bir çocuk hastayken annenin ne kadar yıprandığını biliyorum ve o sürecin çok zor olduğunu; çocuğa bakarken annenin içi parçalanıyor ama görünenin ötesinde geçirdiği her hastalık çocuk için bir anlamda da hediye, çünkü bağışıklık sistemi güçleniyor, vücudu o virusu tanıyor ve nasıl mücadele edeceğini biliyor. Bir çok insanın kabullenemediği ve inanamadığı da şu; insan vücudu nasıl başa çıkacağını bilir ve insanoğlu hayatta kalabilmek için programlanmıştır; büyük, ölümcül hastalıklar dışındaki tüm hastalıklara karşı sakin kalmak en önemlisi.

Peki biz bu dönemde kendimizce ne gibi koruma önemleri aldık ve alıyoruz; 





* Her sabah güne toz zencefil ile macun haline getirilmiş bal ile başlıyoruz. 
* Hastalıkların yaygın olduğu dönemlerde; bal, propolis ve arı sütü karışımını bir çay kaşığı olarak hergün veriyoruz.
* Kahvaltıda taze ıhlamur bir tatlı kaşığı bal ve limonlu çay içiyor. 
*Gün içinde C vitamini yönünden zengin meyve ve sebze yiyor 
* Sabah kahvaltısını proteinden zengin yiyeceklerle yapıyor. 
* Her öğlen uyku öncesi mutlaka kefir içer ki bunun ciddi yararını gördük. 
* Sebze yemekleri bir avuç kıyma veya et ile yiyor. 
* Yemeklerine az miktarda da olsa baharat koyuyoruz. (kırmızı biber, nane vb)


Bu beslenme düzeni dışında; 1 yaşından sonra zaten yapım gereği titiz biri olmadığım için hijyene neredeyse hiç dikkat etmedim; insanın doğasının fazla hijyene uygun olmadığını düşünüyorum. 


Yere düşen herşeyi sokak dahil yedi. 
Evde ayakkabı altı yalamışlığı çoktur; engel olamadık. Yalayınca da Allahım sen koru demekten başka bir şey gelmedi elimizden. 
Ben eve ayakkabı ile girerim, Aren'de yerlerde sürünür. 
Sokakta yemek yedi, her zaman aman en iyisi olsun telaşına düşmedik. 
Size çok iğrenç gelebilir ama ağzımdan sakız alıp çiğnemişliği çok. 
Her gün 2 kez yıkanır; yıkandıktan bir müddet sonra sokağa çıkarız. Aman yıkandı şimdi çıkmayalım hiç demedik. 
Çıplak dolaşmak istediğinde dolaşır; üşüyüp üşümediğini sorarım hayır üşümüyorum derse giydirmek konusunda ısrarcı olmam. 
En önem verdiğim ellerini yıkaması olmuştur ki; buna çok alıştı biraz eli kirlense hemen gidip yıkar. 
Bir başka önem verdiğim şey ise eve girer girmez üstünü değiştirmesi olmuştur ve sık kıyafet değişimi. 



Mikroplarla erken yaşta tanışmasının bağışıklığına etkisinin çok fazla olduğunu düşünüyorum.




Hasta insanların vücudu sadece ve sadece iyileşmeye odaklanır; bu nedenle de yemek yemek istemez; çünkü yemek yemek bir çok başka sistemi devreye sokar; sindirim gibi. Vücudun buna gücü yoktur daha doğrusu gücünü buna harcamak istemez. Sıvı alındığı sürece sorun yoktur. Vücut gerçekten işini bilir lütfen müdahale etmeyin! Bir çocuğun hastayken yemek yememesi kötü değil aksine iyi birşeydir; bu vücudun kendini toparlamak için çaba gösterdiğinin göstergesidir. Yeterli miktarda su alıyor ve sıvı yönden besleniyorsa sorun yoktur. Ancak su ve benzeri sıvıları da almıyorsa o zaman durum ciddidir.

Hastalık sırasında bir insana en iyi gelecek şey dinlenmedir ve elbette sevgi & ilgi. Bunun ötesinde gerçekten ve gerçekten hiçbir şeye ihtiyaç yoktur! 

Hastalıktan sonra kişinin toparlanması zaman alacaktır; iştahının, keyfinin yerine gelmesi için vakit tanımak gerekiyor. 

İnsanın evladığının parmağı sıyrılıp kanasa annenin içi kanıyor bunu çok iyi biliyorum; ama geçici hastalıklar sırasında panik olmamak ve çocuğa da geçici bir süreç yaşadığını hissettirmek, vücudu kendi kendini iyileştirme sürecinde ona sevgi ve ilgi vermenin en önemlisi olduğunu düşünüyorum. Büyümek sancılı bir süreç her anlamda! 

Özellikle ciddi hastalıklara savaşan evrendeki tüm çocuklara şifa dilerim; ebeyevnlere dayanma gücü ve sabır dilerim! 

Sağlık dileyin ve sağlıklı olacağınıza inanın! Sizi herşeyden önce Allah ve meleker koruyacaktır çünkü!










24.01.2014

Bırak Kırılsın Bu Ona İyi Gelecek!


Yeni bir blog keşfettim: yenibiranlam.com. Herşeyin doğru zamanda insana geldiğini düşünürüm; elbette insan buna hazırsa. Tüm yazılarını kronolojik düzende okumaya başladım. Sizinle de paylaşmak istedim; belki siz de hazırsınızdır. 

Öyle ya da böyle, aşağıdaki videoyu izlemelisiniz; lütfen vakit ayırın ve öyle izleyin. Yenibiranlam blog'un bu videoya dair yazısını da okumanızı öneririm. http://yenibiranlam.com/2012/02/











22.01.2014

İşte Bu!


Ebeveynlikte bana kendimi en kötü hissettiren şey boşa kürek çekiyorum hissi. Bunu hissettiğim anda içimde fazlasıyla hoş olmayan duygular tetikleniyor; herşey ebeveyn'e bağlanıyor ya, hani olmuyorsa sorun sendedir deniliyor ya sen becerememiş oluyorsun ya; hehh işte bu gerçek içimdeki isyankarı feci tetikliyor; başlıyorum içimden aman bir boku beceremedin; anne olmak için yaratılmıştın di mi çok belli çok... Dışımdaki ses ise, aman canım olur mu öyle şey bu çocuğun da kendine ait bir karakteri var; yok yok böyle herşeyin sorumlusu olmayı kabul edemem, böyle yaşanır mı yahu diyor. 

Benim kendimi yiyip bitirdiğim yetmiyormuş gibi kocam saolsun kişisel gelişimime hizmet için yaratılmış sonra gelip beni bulmuş acımasızca eleştiriyor. Beceriksizsin bu işi kıvıramıyorsun dese daha iyi, yok ama daha uzun cümleler kurmayı tercih ediyor. Öyle karşılıklı muhabbet ediyoruz işte :)

Aren'in adının önüne çok güzel sıfatlar ekleyebilirim ki ekliyorum da, çok şükür çok güzel sıfatları var ama bununla birlikte öyle sıfatları var ki adına da kendine de hiç yakışmıyor. Bu sıfatların kalıcı olmaması için kürek çekip duruyoruz işte ve çoğu zaman da boşa kürek çekiyoruz hissi ile boğuşuyoruz veya ben kendi kendime boğuşuyorum. 




Aren doğdu doğalı isyankar, asabi ve kavgası olan bir çocuk oldu. Tamam kabul ediyorum bu sıfatlar babasında ve bende de var; genetik olarak geçmiş olabilir ama vallahi çok güzel özelliklerimizde var, hayır neden onca güzel özelliğin, genetik kodun içinde bunları seçerki bir çocuk; seçer çünkü senin aynandır al bak gör der sana, nasıl oluyormuş? Yaaa işte böyle der. Ya bunu paşa paşa kabullenirsin ve oley be al sana koca bir hayat dersi dersin ya da işte içindeki o isyankar ortaya çıkar ve söylenir durursun, boşa mı kürek çekiyorum ben ya dersin.

"Çek çek kürekleri mavi denizde, neşeli sakin tasasız çıkar hayatın tadını.... Olmuyor olmuyor olmuyor " (bu şarkıyı susam sokağındaki kurabiye canavarının ses tonuyla okuyacaksınız )



Asıl konumuz şiddet; saç çekmek, ısırmak ve vurmak bunlar Aren'in özellikleri(ydi) parantez içinde geçmiş zaman kullanıyorum çünkü tam anlamıyla geçmişte mi kaldı emin değilim. Sonuçta hala bir mağara adamı ve mağara adamı özelliklerini hakkıyla sergiliyor.  Kimi insan çocuk şiddetliyse ailede de vardır diyor; vallahi biz de böyle bir şey yok, yani sesimiz yükselir falan ama ona örnek olabilecek saç çekme, ısırma, vurma gibi şeyler hiç olmadı. Bağırıyor mesela Aren'de sinirlendiğinde tıpkı babası gibi gözüme bak dedim sana diyor ama vurmayı kimden gördü bilemiyoruz. 

Uzmana gittik, bir bilene sorduk normal dedi; Aren'e baktı bize baktı yok siz normal bir ailesiniz dedi. Bu hareketler Aren'in dilinin çözülmesiyle birlikte çok çok azaldı ve hatta kalmadı bile diyebiliriz ama işte emin olamıyorum Aren bu belli olmaz! Kafası gerçekten atarsa heyyttt beeee diyebilir. 

Vurmasına asla izin vermedik; teşebbüs ettiğinde hayır dedik, müdahale ettik ve daima ona bunun yanlış olduğunu söyledik. Çoğu zaman çok ciddi tepkiler verdik ve aslında hata ettik. Bir iyi özelliği sonradan kendisi de hep pişman oldu, hele vurduğu, ısırdığı çocuk ağlarsa Aren daha şiddetli ağladı. İşte sorun buradaydı duygularını kontrol etmeyi bilmiyordu, kendi kendini regüle edemiyordu ve bizim ebeveyn olarak başarmamız gereken yegane şeylerden biri de çocuğun duygularını kontrol etmesine vesile ve örnek olmaktı. 

Bu noktada doğru davranışlar sergilediğimizi düşünsem de o boşa kurak çekiyoruz işte hissinden bir türlü kurtulamıyordum; ama hiç vazgeçmedik, her seferinde öfkelenebileceğini, sinirlenebileceğini ama vuramayacağını, ısıramayacağını ve saç çekemeyeceğini söyledik. Sana biri bunları yaparsa hayır olmaz demesini ve oradan uzaklaşması gerektiğini anlattık. Konuşmaya başladığında; Arenciğim sen artık konuşabiliyorsun duygularını konuşarak ifade etmelisin; sinirlendiğinde sana çok sinirlendim anne demelisin, vurmak yerine dedim. Bunun meyvesini yedik; sana çok sinirlendim çok diye ağladığı ve hiç şiddet göstermediği durumlarımız oldu. Ama iş arkadaşlara geldiğinde hem çok sinirlendim deyip hem de vuruyordu. 






Ve geçtiğimiz günlerde Güray'ın USA yaşayan, kısa süreliğine Türkiye'ye gelen, Aren'le aynı yaşta  çocukları olan bir arkadaşımızla görüştük; sanırım Aren kankasını buldu, nasıl güzel oynadılar, herşeyi paylaştılar, Aren Jason'ın elindekini istediğinde verir misin dedi, vermediğinde tepkisi sadece üzülmek oldu; Jason itmek istediğinde hayır olmaz dedi, duygularını kontrol edebildi ve çocuğa kızdığında bile hiç şiddet göstermedi; elbette çok çok memnun olduk; büyümüş bu çocuk dedik, ben ohh şükürler olsun boşa kürek çekmemişim de ne çektik be ne çektik dedim :)..... 

Arabaya bindğimizde Aren'e teşekkür ettik, bugun arkadaşınla çok güzel oynadın, çok güzel paylaştın ama en önemlisi kızsanda konuşarak olmaz dedin, seninle gurur duyuyoruz dedik; o ne dedi dersiniz: İşte bu anne çak :)))) Evet doğru bildiğiniz çocuğa birşey yaptığında sürekli işte bu çak Aren diyen bizzat benim :)

Kürek çekmek yorucu ve zor hele boşa çektiğini düşündüğün anlarda ama sonuç veriyor; haydi hep birlikte söylüyoruz:

"Çek çek kürekleri mavi denizde, neşeli sakin tasasız çıkar hayatın tadını... Oluyor oluyor oluyor"















16.01.2014

Gerçekten İstersek Olur mu?- Bir Başarı Öyküsü




Şule; tanıdığım en olduğu gibi, en temiz insanlardan biri. Ve fakat aynı zamanda; en olumsuz düşünen, en olumsuz konuşan, kendiyle barışık olmayan biriydi. Biriydi diyorum; çünkü bunu değiştirdi. O değişmek istedi, o inandı ve başardı. Bana da onun hikayesini yazmak kaldı.

Şans ve başarı hazır olana ve saf niyet arzusu ile isteyenlere gelir!

Şimdi biraz  Şule 'yi dinleyelim ne dersiniz....


Olumsuz Şule; evet bu Şule sadece kendine olumsuz davranıyordu çok enteresan öyle değil mi veya çok tanıdık; dışardan herkese yetecek enerjisi olup kendine bir türlü o olumlu pozitif enerjiyi gösteremiyordu, istediği halde yapamıyordu; yıllar yılı bu böyle oldu; mutlu anlarda bile hemen ardından olumsuzluk arayıp sadece kendimi mutsuz ederdim. Bir süre sonra artık bunun hayatımı etkilediğini fark ettim.


Şule olumsuz düşündükçe, kafasında kurdukça her sabaha bir olumsuzlukla kalkıyordu; ve ilk işi yine yeniden bir olumsuzlukla karşılaştığını bana anlatmak oluyordu; aslında kendisi farkında olmasa bile bana bak işte olmuyor görüyor musun mesajını vermek istiyordu; ben de her seferinde ona hiç şaşırmadım Şule diyordum; şaşırmıyordum çünkü herkesin kendini güvende ve rahat hissettiği "comfort zone" dediğimiz bir alanı vardır; eğer olumsuz düşünceyi alışkanlık haline getirdiyseniz beyniniz de bunu terketmek istemez. İşte Şule'nin de yaşadığı buydu ve bundan kurtulmak zor ama mümkündür. 

Ben olumsuz düşündüğümde insanlarda beni öyle görüyorlardı ve bunu bana söylediklerinde de al sana bende yine bir mutsuzluk; örnek vermek  gerekirse: Çocuğumu hiç tanımayan birine anlatırken çok yaramaz dediğimde, kişi çocuğumu hep o şekilde algılayıp ona göre davranıyordu. Ben İpeği bu şekilde hatırlanmasını istememiştim. Benim olumsuzluğumun çocuğuma geçmesini hiç istemiyordum.


Şuleyi tanıdım tanıyalı kendi hariç herkesi dinleyen bir insandı. Biri, çok hareketli bu çocuk  bir sorunu olmasın dediğinde, Şule hıçkırıklara boğulabiliyor ve bana sence olabilir mi diyordu. Öncelikle Şule'ye bunun nasıl üzerinden geleceği üzerine konuştuk ve zamanla Şule; başkalarının söylediklerini dinledi ama hayatını yönetmesine izin vermemeye başladı. 



"Ben değişmek istediğimi tam da burda anladım ben ne kadar olumlu olursam hayatım, etrafımdakiler, en önemlisi çocuğum o şekilde etkilenip mutlu olacaktı"


Şule değişmek istedi; işte bu çok önemli. Ve bunu ancak kendinin yapabileceğini anladı; yani artık farkındaydı! Bunu istediği anda evren artık onun için çalışmaya başlamıştı




İlk önce ben mutlu olmalıydım.Tek merak ettiğim de başkasına bu kadar olumlu olurken kendime niye hiç olamıyordum. Sürekli kafamda bişiler yapmalıyım ama ne diye dolanıyordum.

İpeğin annesi olmaktan çok mutluyum ama kendim için de birşeyler yapmak istiyordum; ve benim en iyi bildiğim şey Pilates, yaklaşık 5 senedir pilates yapıyorum, beni yakından tanıyanlar Pilates yapmanın beni nasıl mutlu ettiğini bilirler. Pilates'e verdiğim emek kendini göstermeye başladıkça, daha da mutlu oluyordum.


Kendisine karşı neden olumlu olmadığı konusunda Şule'ye biraz ayna tutmak gerekiyordu; ve Şule inanılmaz güzel bir kadın ve insan olduğu halde aynalara bakmayı sevmeyen biriydi. Önce ayna çalışması yaptık onunla. Hergün aynaya bakacak, yanağından bir makas alıp kendini sevdiğini söyleyecekti; başlarda zorlansa da sonradan çok keyif almaya ve kendini çok iyi hissetmeye başladı Şule.


Şule'den kendiyle ilgili olumlu özellikleri yazmasını ve benimle paylaşmasını istedim; inanır mısınız 2 gün aldı kendine dair iyi özellikleri sıralamak, oysa ben Şule'ye dair 10-15 iyi özelliği hiç düşünmeden yazabiliyordum. Zorlamayla 3-5 sevdiği özelliği sıralayabildi Şule ve bunları tekrarlamaya, okumaya ve farketmeye başladı. Kendini seven bir insan haline dönüşüyordu. 





İçimden ben de bir gün birşeyler yapabilirim diye geçiriyor ama bunu yaparken bile içimden: "Sus Şule sen hiçbir şeyi beceremezsin" diyordum. Bir gün biriyle pilates hakkında  bir arkadaşımla konuşurken; "Seninle çok yapmak isterim" dedi  ve ben kalakaldım ama bir yandan da çok hoşuma gitti. Bir kursa gitmemi tavsiye etti bana ve benim için kurs arayışına girdi. 


Size evrenin Şule için çalışmaya başladığını söylemiştim ;)


Ve ben kursa kayıt oldum; eşimle birlikte bankaya ödeme yapmaya giderken, vazgeçelim gidemeyeceğim dedim. Eşim  bunun saçma bir fikir olduğunu söyledi ve parayı yatırdık. Çok mutlu olmam gerekiyordu öyle değil mi? Onun yerine ben de endişe ve korku başladı. 


Endişe ve korku insanın en büyük zehiridir ve Şule'nin zihni bu zehire o kadar alışık ki, tekrardan sahneye çıkması ve başrol oynaması oldukça normal. Endişe ve korkuyu defetmenin üstesinden gelmenin kolay olduğunu söyleyemeyiz; ama bir kere defedildi mi kolay kolay geri gelmez. 


Ve Kasım ayında yaşadığım şehir olan Adapazarında plananan eğitim iptal olmuştu; ve ben elbette işte benim başıma ancak bu gelir diye söylenmeye başlamıştım. 

Şule endişe ederek ve korkusunu içine büyüterek bu sonuca vardı o istedi evren onayladı; kurs iptal oldu.


Kurs ile görüştüğümde bir daha Adapazarında eğitim planlamadıklarını ama İstanbul'daki eğitime katılabileceğimi bildirdiler. İşte bu benim için çok daha büyük bir endişe kaynağı ve korkuydu; nasıl giderdim İstanbul'a, hiç yanlız bir yere gitmemiştim ki, bulamazdım, yapamazdım edemezdim. 


Bu aşamada Şule'ye hemen Zero Limit kitabını almasını önerdim, hem de hemen. O da hemen gitti, aldı ve okumaya başladı. Ve elbette bir yandan konuşuyor ve Şule'nin tüm kemiklemiş inançlarını yıkmaya çalışıyordum; çok yoruldum çok :)


O günlerde Tüten bana inanılmaz destek oldu; daima bana inandığını ve güvediğini söyledi. Aynı zamanda eşim de öyle, sürekli destekliyor ve Tüten gibi motive ediyordu. Ben eşimin beni götürmesini ve beklemesini istiyordum; eşim bunu asla kabul etmedi aynı zamanda Tüten de bunun asla olamayacağını; pilates eğitmenliğinden daha önemlisinin benim tek başıma birşeyler başararak, kendime güvenmeyi ve inanmayı öğrenmem olduğunu hatırlattı bana. Hedefimi ve amacımı bana sürekli hatırlattı; benim ilk amacım pilates eğitmeni olmak değil, kendim için birşey yapmaktı. 

Zero Limit kitabıyla birlikte 4 anahtar kelimem olmuştu; Seni seviyorum, Lütfen beni affet, Özür dilerim ve teşekkür ederim. Bu kelimeleri önce duygusuz ve gülerek tekrarlasam da daha sonra isteyerek ve hatta ihtiyaç duyarak söylemeye başladım; çünkü bana kendimi çok iyi hissettiriyordu. Bu kitabı aynı dönemde işinde sıkıntılar yaşayan bir arkadaşıma tavsiye ettim; kitabı okuyamaya başlamasıyla birlikte onun da hayatında çok güzel değişimler başladı. 



Ve eğitim zamanı geldi çattı; elbette çok heyecanlıydım, içimden sürekli 4 anahtar kelimemi tekrarlıyordum; otobüse binmiş tek başıma İstanbul'a gidiyordum. Ve vardım evet başardım ben Adapazarından-İstanbul'a tek başıma gittim; eğitime katıldım, yüzüm kızarmadım insanlara merhaba dedim ve arkadaş edindim. Tüten'in o günlerde bana söylediği gibi; ben aslında başarmıştım hem de çok önemli birşeyi başarmıştım. 





Tüm bu süreçte Şule'ye hep asıl olanın Pilates eğitmenliği sertifikası alıp almamak değil asıl önemli olanın süreç ve kendi içinde çıktığı yolculuk olduğunu anlatmaya çalıştım. O ilk gün o eğitime yanlız gidip, insanların içersinde kendiyle barışık bir insan olarak yer almak Şule için büyük bir başarıydı. 



1 hafta süren eğitimler sırasında ne zaman başım sıkışsa kilit kelimeleimi tekrarladım ve kendime olan inancımı tazeledim; olumlu düşünmeye ve iyiye odaklanmaya and içmiştim ve bunu sürekli kendime hatırlatıyordum. Eğitimler oldukça zordu; anatomi öğreniyordunuz hem de latince. Elbette moralimin bozulduğu ve başaramayacağımı düşündüğüm zamanlar oluyordu; böyle zamanlarda hemen kendimi rahatlama yoluna gidiyor ve her zamanki gibi Tüten'e yazıyordum. 

 
Kursun sonunda sınava girdik; başaracağımdan emin değildim, zorlu bir sınavdı ama şunu biliyordum ki bu sınavın sonucu her ne olursa olsun ben büyük bir şey başarmıştım; herşeyden önemlisi düşünce sistemimi değiştirmiştim, kendime güveniyor ve kendimi seviyordum ve hepsinden öte kendim için birşey yapmıştım ben zaten başarmıştım! Sınavı geçip pilates eğitmeni olmaya hak kazanırsam da bu başarımın bir parçası olacaktı; ben bir yapbozun en önemli parçalarını biraraya getirmiştim zaten. 

Ve şimdi Şule Dediş ismimin önünde bir de parıl parıl Pilates Eğitmeni ünvanım var; benim artık bir stüdyom var; şnsanlara pilates öğreteceğim ve bir yandan öğrenmeye devam edeceğim! 

Ben istedim, ben inandım ve ben değiştim! Bunu isterseniz siz de başarabilirsiniz!




Şule'nin bu hikayesinin bir başarı hikayesi olduğuna inanıyorum; saf niyet arzusuyla istemenin, inanmanın ve değişime kendini adamanın sonucunun kesinlikle olumlu olduğunu gösteren çok güzel bir hikaye! 








15.01.2014

Yapılacaklar Listesi #Antibiotiksiz Çocuk Büyütmek


Dün HT Hayat'in düzenlediği Prof. Dr. Ahmet Aydın'ın sunduğu Antibiotiksiz Çocuk Büyütmek seminerine gittim. Her zamanki gibi oldukça faydalı ve iyi bir seminerdi; hem HT Hayat'a hem de Ahmet Hoca'ya teşekkürlerimle.....





"Hastalıkları tedavi etmek zordur, masraflıdır ve uzundur. Önlem almak en doğrusu"

Yukarıdaki tabloyu seminer sırasında kendim için hazırladım. Prof. Dr. Ahmet Aydın tüm hastalıkların beslenme şeklimizle alakalı olduğunu söylüyor; söylemekle kalmıyor bunu kanıtlıyorda. İstatistik bilgilere dayanarak son yıllardaki hasta ve hastalık artışlarını gösteriyor ve aynı şekilde son yıllarda değişen beslenme alışkanlıklarını ve gıda sektöründeki değişiklikleri.


"Her hastalığın altında unlu şekerli gıdalar vardır" 

Ahmet hoca, yağlı yemek ile vücutta yağ olmayacağını (burada bahsettiği yağ elbette yukarıdaki listede bahsettiğim tereyağ ve zeytinyağı ve kuyruk yağı) vücutta yağ yapan şekerdir diyor. Ardından da hemen tüm beslenme uzmanlarının ve diyetisyenlerin kendisine gıcık olduğunu söylüyor; ee nasıl olmasınlar değil mi? Haydi bakalım bu öğlen  salatalarınıza gönlünüzce zeytinyağı koyun. 


"Bütün hastalıklar bağırsakta başlar"
"Bağırsaklar vücudun ikinci beynidir"


Hipokratın söylemiş olduğu bu sözü Prof. Ahmet Aydın tamamen destekliyor. Peki bağırsakları korumak için ne yapmak gerekiyor. Öncelikle; vajinal doğum ile dünyaya gelmek sizi 1-0 önde başlatıyor tabii eğer anneninz veya siz çocuğunuz için hamilelik döneminde sağlıklı ve iyi beslendiyseniz. Sezeryanla doğum yapmış iseniz bir gazlı bezi vajinanıza dayadıktan sonra bebeğinizin ağzına koyuyorsunuz; nasıl yani, ay ne demek o diyebilirsiniz; buna şaşıranlara Ahmet Hoca; neden şaşırdınız çocuk nerden çıkıyorki dedi, eh pek de doğru dedi. 

Bağırsakları korumak için probiyotik beslenmek gerekiyor; kefir, peynir ve benzerlerini tüketmek. Eczaneden alınan probiyotik tozu yoğurta katıp daha sonra yoğurt mayalarken bunu kullanabilirsiniz. 


Ahmet hoca geleneksel hatta taş devri beslenme tipini doğru buluyor ve böyle beslenmenin insanları hastalıktan koruduğunu ve ömrünü sağlıklı bir biçimde sürdürmesiye vesile olduğunu söylüyor. Geleneksel beslenme deyince aklınıza ne geliyor? Şöyle bir düşününce modern tıp'ın yasakladığı herşey geliyor benim aklıma Mesela; tereyağ tüketimi, mesela yumurta tüketimi, mesela sakatat tüketimi gibi. Ve buna pişirme yöntemleri de dahil. Aslında Ahmet hoca annenden anneannenden ne gördüysen aynen onu yap diyor. 

Sakatat yemenin, karaciğer mesela; zararı değil yararı olacağını bildiriyor. Yumurta yemenin gayet sağlıklı olduğunu; kolestrol'un bir sakıncası olmadığını, kadınlık ve erkeklik hormonlarının kolestrol ile arttığı anlatıyor. 

Burada devreye yiyeceklerimizi nasıl seçeceğimiz giriyor; yumurtada hangi yumurta gibi. Bildiğiniz, güvendiğiniz, üreticisini tanıdığınız, tavuğunu gördüğünüz birinin yumurtası. Bu noktada benim de canı gönülden inandığım bir noktaya değiniyor; arz-talep meselesi. Siz talep ederseniz bu tip üreticiler çoğalacaktır diyor, talep edin lütfen siz de talep edin. 


Gereksiz ilaç kullanıma karşı olan antibiotik kullanımı ise neredeyse sıfıra indiren bir Prof. Dr. neden Omega 3 ve D vitamininin kullanılmasını önerir; çünkü bu iki vitamin insanın vücudunun kendisinin üretebileceği ve geleneksel beslenmenin çok uzağında beslenen insanların beslenme şekiyle üretemeyecekleri ve hayati önem taşıyan vitaminler de o yüzden. Merak ediyorsanız; kendisine de Omega 3 ve D vitamini kullanıyor. 
Omega 3'ün faydaları ve yararları yazmakla bitmez, aynı şekilde D vitamininde. Hem zihinsel hem bedensel sağlığınızın en üst seviyede olmasını istiyorsanız; kronik ağrılarınız var ise, kafanızı toparlamakta güçlük çekiyorsanız mutlaka Omega 3 kullanmalısınız; yoo ben daha gencim mi diyorsanız, bebeklerin de kullandığını ve kullanması gerektiğini hatırlatmak isterim size. 

Bir de size kötü bir haberim var; ben çok ceviz yerim, dışarıdan takviye almama gerek yok diyorsanız; Ahmet hoca yanıldığınızı söylüyor. Siz cevin yiyin yine ben size yemeyin demiyorum ama zevk için yiyin :)

Omega takviyesi alırken dikkat etmeniz gereken nokta içindeki Epha ve Dha oranı; sizi hiç yormayayım çocuk için Carlson marka deneyebilirsiniz kendiniz için de Solgar. Ocean Mullers markaları hakkında da olumsuz bir bilgi vermedi Ahmet hoca. 




Peki hani nerede antiboitiksiz çocuk yetiştirmek hakkında bilgiler derseniz; hepsi yukarıda. Geleneksel beslenme sisteminden şaşmayan, gerekli takviyeyi alan insanlar ister yetişkin ister çocuk olsun antibiotik almasına gerek kalmaz diyor özetle Prof. Dr. Ahmet Aydın. 

Değerli hocamız antibiotik asla kullanılmaz demiyor; menejit, bazı boğaz iltihapları (her Beta değil) ve zatürede kullanmanın gerekli olduğunu belirtiyor. Ama orta kulak iltihabı, grip, öksürme gibi hemen antibotik yazılan hastalıklarda kullanmanın yararından çok bağırsak florasını bozarak zararının olacağını da belirtiyor. 


Günümüzde ve yaşayış biçimimizde geleneksel beslenme düzenini sürdürmek mümkün mü? Kolay değil ama mümkün en azından evinizde mümkün ve bence zararın neresinden dönülse kar; hatırlamamız gerek herkes kendi evinin önünü süpürse her yer tertemiz olur; evinizde başladığınız geleneksel beslenme düzeni, talepler ve istekler doğrultusunda tüm ülkeye yayılabilir. 

Bu arada eminim Ahmet hocanın eşi harika kek ve börek yapıyordur; Ahmet hoca da yiyordur. Bayram ziyaretlerinde bitterinden de olsa ağzına bir çikolata atıveriyordur. Ama kendinin de söylediği üzere yoğurdu evde yapıyorlar ve mısır özü yağı kullanmıyorlar. 

Diyeceğim o ki; sağlıklı beslenmenin bir ucundan tutun, diğer uçlar tuttuğunuz ucu takip edecektir elbette. 

Sadece virusler değil sağlıkta insandan insana bulaşır öyle değil mi?  


Sağlıcakla kalın!

13.01.2014

36 Huzurun Yaşı Olsun mu?



Yeni bir haftaya yeni bir yaş ile başlıyorum; 36! Dün doğumgünümdü; en güzel doğumgünlerimden biriydi, hazfızamda daima gülümsemeyle ama en önemlisi huzurla hatırlanacaklardan biri. 

Canım kocam ve oğlum bana süpriz bir haftasonu hazırlamışlardı; ne de güzel bir takım olmuşlar. Bavulum bile onlar tarafından hazırlanmış ve arabaya yerleştirilmişti. Aren süprizi hiç bozmadı ve öylesi neşeli ve mutluydu ki; ben daha ne isterim. 


36 yaşında herşeyim olduğunu düşünüyorum ve bu bana inanılmaz huzur veriyor. Hayattan daha ne isteyebilirim ki; sağlığım sihhatim var, harika bir ailem var, evladım var, beni seven, düşünen, önemseyen bir kocam, hayat arkadaşım, dostum var;  arkadaşlarım, içlerinde yol gösterici olanlar var; işim gücüm yerinde, geniş bir ailem var çok şükür herkesin sağlığı sıhati yerinde, kuzenim de daha iyi olacak işallah. Eee daha ne isteyebilir ki bir insan. Şükür, şükran daima dilimde ve gönlümde ama bazen sahip olduklarımı düşününce şükretmenin bile az kaldığını düşünüyorum. 

Artık yaşadığım, nefes aldığım her dakikanın öneminin farkındayım; her günümü, her dakikamı dolu dolu yaşamaya çalışıyorum. Sevinçlerimi, mutluluklarımı çoğaltırken, üzüntünün, kederin ve mutsuzlukların kendiliğinden kaybolmasına bakıyorum. Aile olmanın ne demek olduğunu çok iyi bildiğim bir yaştayım; aileden daha önce ve önemli hiçbir şeyin olmadığını biliyorum. Hiçbir şeyi zorlamadığım bir yaştayım artık; herşeyi akışına bıraktığım, teslim olduğum bir yaştayım. Ben sadece bana düşeni yapıyorum; yani istiyorum ve dua ediyorum gerisi tamamen teslimiyet. Çaba göstermenin aktif değil pasif sürecindeyim, fiziksel olarak çabalamaktansa gönülden çabalamaya gayret ediyorum.  


Artık ölümden hiç korkmuyorum ve aynı zamanda çok korkuyorum. Ölümün bir düğün misali kutlanması gerektiği fikrine çok yakınım artık; her ne kadar öte dünya için fazlaca bir şey yapamasam da; hayatın tamamının bir iluzyon olduğunu biliyorum ve ölümün bir gerçeklik. Ama ölümden hala çok korkuyorum; çünkü bir evladım var ve onun büyüdüğünü görmek istiyorum, daha onunla ve ailemle yaşamayı istediğim, hayal ettiğim çok şey var. 


Bu yılda her yıl olduğu gibi doğumgünümü hiçbir yerde paylaşmadım; hayatımda tek özel gün olarak kabul ettiğim doğumgünlerinin bir hatırlatıcı var ise o da insanın kendi zihni ve gönlü olmalıdır diye düşünüyorum. Gönülden bir iyiki doğdunun denmesinin yeri aa bugün doğumgünüymüş ee hadi o zaman elektronik bir kutlama yapalımdan çok daha özel benim için.


Sene 78 günlerden bugün..benimde kader çizgimin takla attığı günlerden birgün..hemde ne güzel bir takla..işte o günün mucizesi bugün bu fotoğrafın en büyük kahramanı  iyi ki varsın canım benim..iyiki doğdun...


Yeni yaşımı bana bir festivalmış gibi yaşatan canım sevgilim, dostum, kocam sen iyi ki varsın; iyi ki birbirimize kavuşmuş iyi ki hiç vazgeçmemiş iyi ki daima demişiz. Huzuru bulduysam, kendimi daha iyi ve mutlu hissediyorsam bunda senin emeğin, katkın çok fazla. Canım minik mucizem, duygusalım, gizli hayranım Aren; sen iyi ki bizi seçtin evlat, iyi ki bize yol gösterici oldun. Sen olmasaydın aile olamazdık. Hep böyle süprizlerle dolu ol!

Benim küçük dünyamda ben en iyi eşe ve en iyi evlada sahibim; dilerim herkes kendi küçük dünyasında aynı cümleleri kurabilecek kadar mutlu olur!

Hadi bakalım yeni bir yaşın tadını çıkaralım!



7.01.2014

Doğum İznindeki Anneye....





Doğum yapan her kadın karmaşık duygular içindedir ; üstelik bu karman çorman hal sadece ilk doğumunu yapan kadınlara özel değildir, ikinciyi üçüncüyü doğuran kadınlar içinde bu geçerlidir; nereden biliyorsun doğurdun mu ikinciyi derseniz; doğurmadım ama doğuranları gözlemedim ve dinledim. Zaten bu hale lohusalık denir. 




Doğum iznine ayrılmış, çalışan bir annenin duyguları ise biraz daha karmaşıktır; geçen her gün bebeğinden ayrılacağı güne biraz daha yaklaşıyordur. Lohusaya söylenmemesi gereken 10001 cümlenin içine extra cümleler girer; 


Ay sen bundan nasıl ayrılacaksın şimdi
Ay buna nasıl kıyarsın da işe dönersin şimdi sen
Ay sen bunu çok özlersin 
Ama annesi şuna bak daha süt çocuğu bu
Gerçekten işe dönmeyi düşünüyor musun?





Zaten duygularını çözemeyen sen, zaten ne olduğunu bile anlamayan sen, daha da karman çorman hale gelirsin. Vicdanın üzerine gelir oturur kocaman bir şey. Her gelen biraz daha yerleştirir yerine o kocaman şeyi.

Anne olan her kadın çocuğu ile birlikte bir başka insan oluverir; ve o bir başka insana, yeni bir bene alışmak zaman alır. Hayatın anlamı tamamiyle değişir; herşeyin anlamsızlaştığı bir tek evladının anlam kazandığı günler yaşarsın. Çoğu zaman sevişmek bile saçma ve anlamsız gelir sana o günlerde ki, evladını o sevişmeye borçlusundur. Hal böyleyken iş hayatı, çalışmak bunların hepsi anlamını ve önemini yitirir. Çoğu kadın için kendinin bile anlamı kalmaz. Yaşanması ve hissedilmesi gayet normal ve beklenen hallerken sağlıklı haller değildir bunlar; ama hemen hemen tüm anneler bu duygu çukuruna düşer; bazısı ebediyen o çukurda kalır, bazısı zamanla kendini, bebeğini ve ailesini o dipsiz çukurdan çıkarır. 



Doğum iznindeki annenin endişeleri vardır; bebekle arasındaki bağ kuvvetli olabilecek mi? Acaba beni sevecek mi? Ve çalışmaya geri dönecek her anne çocuğunu bakacak insanı kıskanır; bu insan kendi annesi bile olsa; çünkü bakacak kişi bebekle daha çok vakit geçirecek, daha çok dokunacaktır ona. Elbette kendisine sorulan o sorularda içini kemirip durur; toplumsal baskılar, aile baskısı ve nicesi. Çoğu anne yüreğini ama bunu evladım için yapıyorum zaten diye rahatlatır. İşe dönmek isteyen bir anne kolay kolay ama ben işimi özledim, dönmek istiyorum diyemez. Neden; utanır çünkü; ayıptır çünkü, ne derler sonra; ne yani evladından daha mı önemli? 

Toplumun ve geleneksel aile yapısının kadına biçtiği bir rol vardır; kadınlar anne olduklarında sahip oldukları bu sıfat herşeyden önce gelmelidir; kendini düşünen bir anne bencillikle suçlanır en çok. Oysaki kendini düşünmeyen bir insan evladını hiç düşünemez ama bunu kavramak her baba yiğidin harcı değildir. Doğaya karşı gelmek ve direnmek saçmadır; evet kadın kutsaldır ve evet annelik çok özeldir ve yine evet çocuğun ihtiyacı olan tek şey o ilk aylarda anne ve anne sevgidir. Ve yine evet bir anne en az 6 ay süreyle bebeğiyle et tırnak olmalıdır; gözünü açtı mı bebeği görmeli gözün kapatınca, kapatabilirse tabii, bebeğini görmelidir. 

Tüm bu bilgilerle büyütülmüş ve içine işlemiş bir kadının anne olduktan sonra işe dönmek konusunda vicdan azabı çekmesi gayet doğaldır. Bir çok kadın bu sorulara ve aslında sadece içine işlemiş bilgilerle doğru bir karar veremez. Hayatın her aşamasında tüm bilinçaltı bilgilerden sıyrılıp doğru karar vermek zordur zaten. Ancak ve ancak farkındalık düzeyi ciddi manada yüksek ve bilinçli insanlar doğru karar verip vermediklerini anlayabilirler. (Merak etmeyin ben de pek onlardan sayılmam)








Ben bugün neden mi bu konuyu yazıyorum; dün Alternatif Anne'de yazan Burcu (Burcu1Anne) şöyle bir yazı kaleme almış: http://alternatifanne.com/cocugunuzun-aklindan-gecenleri-anlayabiliyor-musunuz/. Yazıyı samimiyetiyle yazmış elbette, kendi duygu ve düşünceleri.  Çalışan bir anne olduğu için çocuğunun aklından geçenleri anlamadığını söylemiş; en sevdiği yemeği bile bilmediğinden bahsetmiş. 


Twitter üzerinden kendisine geribildirimde bulunmak istedim; bir annenin çalışıyor olması çocuğunun aklından geçenleri anlamayacağı anlamına gelmez.Bir anne çocuğunu tanıyamıyorsa orada farkında olması gereken başka detaylar vardır.  Uzman mısın da yorum yapıyorsun diyebilirsiniz; hayır uzman değilim elbette ama çalışan bir anneyim ve çocuğumun duygu ve düşüncelerini dahası en sevdiği yemeği bilebiliyorum. Neredeyse 7/24 çalışan anneler ve hatta babalar tanıyorum ve onlar da evlatlarını tanıyabiliyorlar.

Kimsenin kendi duygu ve düşüncesine karışamam ama genelleme yapılmasına karşı gelirim; çünkü binlerce doğum izninde olan ve işe dönüp dönmeme konusunda vicdan azabı çeken, böyle yazıları okuyup eyvah bak işte korkutuğum kadar varmış; işe döneceğim ve evladımı hiç tanıyamayacağım diye düşünen anne olacaktır. 



Korkma sevgili doğum iznindeki anne; evladını tanıyıp tanıyamamak çalışıp çalışmamakla alakalı değil. Sen kendini bilinçlendirmeye, sen farkındalığını her geçen gün yükseltmeye bak emin ol bilinçli olursan evladını senden daha iyi kimse tanıyamaz. Hatırla lütfen sizin aranızdaki bak daha o ilk anda içine düştüğü anda başladı, kimbilir belki de daha önce hayallerinde başladı evladınla iletişimin, ilişkin. Onu memene ilk dayadıkları anı hatırlıyor musun veya ona ellerinle ilk biberonunu verdiğin anı veya kuvozde ona ilk dokunduğun anı! Hatırla sevgil,i doğum iznindeki anne; nasıl da o kapalı gözlerini açıp bakmıştı sana, nasıl da o biberonu tutan elini kavramıştı nasıl da kuvozdeyken ona ilk dokunduğunda kalp atışları hızlanmıştı. Sence bir evlat o anı utunabilir mi, sen biran olsun unutabiliyor musun o anı. Evlat annesini kokusundan tanır bir anne evladını görmese de hisseder. 

Sevgili deneyimli anne hiç mi içine bir his gelip evi aradığın olmadı ve o hissin doğru çıktığı; çocuğuna bakan kişi hiç mi seni arayıp şimdi ne yapayım demedi. Ben evladımı çok iyi tanıyorum ve biliyorum ki çalışan bir çok anne evladını çok çok çok  iyi tanıyabiliyor.  Çalışmaya devam edip etmeme kararını kendi içine bakarak karar ver sevgili doğum iznindeki anne; ne beni ve benim gibileri ne Burcu ve Burcu gibileri dinle; sadece kendini ve evladını dinle! Senin tek kılavuzun yine sensin! Kimbilir belki senin, evladın ve ailen için en doğrusu işini sonlandırmaktı, o zaman arkana bile bakma istifanı ver. Ama şundan emin ol evladını tanıyabilmek için işini sonlandırmana gerek yok! 

Çalışan bir anne olarak ben de aynı süreçlerden geçtim; çalışmayı daima seven bir insan oldum ama hiçbir zaman işim herşeyden daha da önemlisi ailemden önce gelmedi. Çalışmak benim için daha konforlu bir hayatın aracı oldu bugüne kadar ve üretmeyi daima sevdim. Doğum iznindeyken herşey bir yana evladım bir yanaydı ki hala öyle; iş hayatına zorunluluktan dönmedim ama dönmemeyi düşündüğüm bir dönem oldu; yine çalışmayı düşünüyordum ama daha esnek bir biçimde; bunu Güray'a söylediğimde; bu kararı nasıl bir durumdayken verdiğinin farkında mısın dedi? Şuan resme o kadar yakından bakıyorsun ki uzaklaşmanda mümkün değil dedi. Ben senin yerinde olsam işe geri dönerim ve resme biraz da uzaktan bakar kararımı öyle veririm dedi; kararın her ne olacaksa arkamdayın senin dedi. Eğer aklında maddiyatla ilgili en ufak bir soru işareti varsa o soru işaretini virgule çeviririm ben bunu dert etme sen dedi. İçimi öylesi rahatlattı ki; çok haklıydı o resme uzaktan bakmadan ve sadece kendimi dinlemeden doğru bir karar veremezdim. İşe başladım ve resme geniş açıdan, uzaktan bakma şansım oldu. Şimdi öylesi mutluyum ki verdiğim karardan. Çocuğum güvendiğim, inandığım ama en önemlisi çok sevilen bir kişilerle, evladım o eve döneceğimizin güvencesiyle. Evladım eve döndüğümüz andan itibaren uykuda bile bizimle temas ve iletişim halinde, evladım bize biz ona doyabiliyoruz. 

Eve dönersin çocuğun uyuyor olur mesela; gidersin opersin, elini tutarsın ve kulağına burdayım, yanındayım ve seni seviyorum dersin; çocuğun bunu duyar, çocuğun bunu hisseder! Nereden mi biliyorum çünkü ömrünü bize adayıp bizden uzak kalan babam her gece kulağıma gelip bunu fısıldadırdı; çocukluğuma dair en güzel anımlarımdan biridir; babamı onca şeye rağmen seviyorsam çok seviyorsam yegane sebebi budur belkide!


Kendine izin ver sevgili anne; önce kendini tanı, yeniden keşfet kendini ve muhteşem serüvene bırak kendini, kendini yeniden tanırken evladını da tanıyacaksın!  Hatırla; mutlu annelerin mutlu çocukları olur. Kararın her ne olursa olsun zorunluluktan dahi olsa mutlu olmaya bak, şikayet etme, kendine kurban rolü seçme; çocuğunun seni örnek aldığını, çocuğunun pusulası olduğu daima hatırla!