30.09.2013

Biz bu Haftasonu II- Büyüdü mü Ne?




Geçen hafta öylesi keyifsizdimki hiçbir şey yazmak gelmedi içimden; haftasonu yazılarına başladığım gibi ara vermiş oldum yani :) Neyse bakalım; bu haftaya, haftasonunun o güzel tadıyla başlayalım. 


Tesadüf müydü yoksa Aren büyüdü mü emin olamıyorum ama bu haftasonunda göstermiş olduğu hal ve tavrın kalıcı olmasını, özellikle de bayram tatilinde aynen böyle devam etmesini çok istiyorum; hatta yalvarırım böyle gitsin :)


Cumartesi'ye biraz tatsız başlamıştık aslında; Güray seyahate çıkacaktı, konsoloslukta yaşanan bazı sorunlar nedeniyle gidemedi ve oldukça üzgün ve öfkeliydi. Cumartesi sabahı erkenden işe gitti ki bizi Kindyroo'ya o götürür; siz taksiyle gidin ben gelip alırım çıkışta sizi dedi. Ben de o gün hangi güçle olduğunu bilemiyorum ama Aren'le taksiye binmek yerine, toplu taşıma araçlarıyla gitmeye karar verdim. Mesafe: Bahçelievler-Ataşehir. Aren'e anlattım, tamam dedi. Amannnn dedim çok arıza çıkarırsa inerim ve taksiye binerim. 





Evden çıktık; minibüse bindik; Aren 1 tane diye parayı uzattı :) tüm minibüs güldü elbette. Minibusten indik, metrobüse binmek için yürüdük, hiç arıza çıkarmadı kucağa gelmek için. Uzun yıllar toplu taşıma aracı kullanmış ve bundan hiç hazmetmeyen biri olarak sıramı savdığımı düşünerek artık çok çok çok mecbur kalmadıkça toplu taşıma aracı, taksi hariç, kullanmıyorum. Dolayısıyla akbil gibi gerekli araçlarım da yok. Bizim için de basar mısınız dedik, genç bir kız bastı ve metrobüse bindik. Hala ülkemin güzel ve kibar insanları var; çocukla bindiğim için bir kadın yer verdi. Aren'le kurulduk. Çok şükür dedim işin büyük kısmını atlattık. 





Bir süre sonra metrobüse pek alışıp, pek yayıldı. Her durakta anne kim diye sordu :) kim değil Arencim, durak dedim. Ama o her durak ismi duyduğunda anne kim demeye devam etti. Ayvansaray durağında yine kim diye sordu; Ayvansaray dedim. Hee ayran  anne ayran içelim dedi :)))))) 






Son durak olan Zincirlikuyu'da inip Kadıköy için metrobüs değiştirmemiz gerekiyordu; orada da hiç arıza çıkarmadı Aren. Metrobüse bindiğimizde, Aren'in ilk cümlesi: anne pis kokuyor :)) Bildiğiniz ter ve benzeri koku değildi; belliki metrobus yeniydi ve yeniliğin verdiği koku vardı. Bir müddet oturdu, sonra kalıcam ben dedi ve kalktı :) Bak yerini kaparlar, metrobuste oturmak şanstır dedim dinlemedi :). Zaten 2 durak sonrada indik. İndiğimiz yerden Ataşehir'e herhangi bir toplu taşıma aracı olup olmadığını bilmediğim için taksiye bindik ve 10 dk sonrada okula vardık. Vallahi kendimle gurur duydum :) Aren de hemen bu macerayı okuldakilere anlattı; onlar da benimle gurur duydu; hahahah ne komik değil mi? Çocukla toplu taşıma aracına biniyorsun ve bunu gurur meselesi yapıyorsun, var işte benim gibi böyle anneler; kimi yoğurt mayaladım diye övünür kimi de benim gibi metrobüs'e minibüse bindim diye :))) 



Dersten sonra oyun odasında takılan Aren


Kindyroo'da pek fotoğraf çekemiyorum, yanlız olduğum için; yeni temamız Deniz ve çocuklar çok eğleniyor; Aren bu temaya bayıldı ve ben de öyle. Kindyronun faydasını fazlasıyla görüyoruz, her anlamda. Bu haftaki temadan ufak bir örnek vereyim, belki siz de evde denersiniz. Balonların içi su ile dolduruluyor, önce çocuklar elleriyle balonu sıkıştırıyorlar, sonra sessizlik sağlanıyor ve balonları önce sağ sonra da sol kulağa götürülüp sallanıyor; çocuklardan bunu kendilerinin yapmalarını istediler; eğer çocuk kulağına götürüp sallarken tek elini kullanıyorsa bu taraflılık bilincinin geliştiğini gösterirmiş yani sağını ve solunu bildiği anlamına gelirmiş. Bu gelişim 2 yaş ve sonrasında kendini gösterirmiş. Bu arada dersin sonunda 2 yaş öncesi için sağ 2 yaş sonrası için sol'a salyangoz çiziyorlar kalemle; sanırım bunun da tarafını yönünü öğrenmesi konusunda oldukça etkisi var; çünkü her hafta çizerken sağ ayağınıza, sağ elinize diyorlar. Balon egzersizinde Aren tek elini ve doğru kulağını kullandı; önce tesadüf, kopyalama sandım. Ertesi gün Aren sağ elini versene dedim uzattı, aradan zaman geçince aren sol kulağında bir şey mi var senin dedim sol kulağını tuttu. Öğrenmiş olabileceği aklıma bile gelmezdi ama bu ve bunun gibi bir çok örneği görüyoruz. Sağını solunu bilmesi önemli mi aman nolucak derseniz; elbette çok önemli değil ama taraflılık bilincinin gelişmesi oldukça önemliymiş; Mine öğretmenimiz herşeyi anlatıyor da ben fazla kulak veremiyorum,Aren'in peşinde koşturmaktan.

Kindyroo'dan çıkınca Aren arabada sütünü içti ve uyudu; havada harika olunca, Anadolu yakasında kalmaya karar verdik; daha önce Aren'le caddeye gitmeye hiç cesaret edemiyorduk, bir kez bebekken gitmiş ve canımız burnumuzda geri dönmüştük.



Arabayı tesadüfen Nivokado'nun önüne parketmişiz, yemekten önce girdik ve Aren'le biraz vakit geçirdik. Hemen oyun hamurlarını gördü ve hamur hamur dedi. Biz de aldık elbette; aslında bu aldığımız bir oyun hamuru değil ve oyun hamurundan çok daha marifetli ve güzel. Kesinlikle tavsiye ederim. Zıplayabiliyor, yaptığınız şekil kalıcı olabiliyor, daha uzun süre kullanılabiliyor.



Yemek için İl Padrino'ya karar verdik; Arenciğim İltayan mutfağının aşığıdır :))) Pizza, makarna, dondurma bunlar favorisidir ve haftasonu bu yemeklere doyar. Yemek boyunca uzunca süre oturdu desem size, gözyaşlarıma eşlik eder misiniz :) Maşallah diyelim bir de hep birlikte. Dışarıda yemek yemek kabustu bizim için; Aren asla oturmaz(dı), umuyorum artık di'li geçmiş zaman kullanabilirim, elbette yine kalktı ama yemeğe oturduğumuzun saniyesi değil. Aldığımız i-clay ile oynadı, hadi pizza gelsin artık dedi.




Ve biramı Aren'in şerefine kaldırıyorum; onun da en sevdiği şey, anne hadi çın çın. Yemek boyunca sanırım bir 50-60 kere çın çın yapıyoruz.




Yemekten kalktık ve dondurma yemek üzere Girandola'ya geçtik; Arenin her zaman favorisi çilek çuku'dur. Çilek kalmayınca o zaman ümmüş (üzüm) dedi. Babası bir after eight delisi olarak after eight ve çikolata aldı. Burada da baba&ogul kafa kafaya vermiş çok ciddi bir iş üzerindeler; acaba after eighten mi tatsalar yoksa ümmüşten mi? Aren'le aynı dondurmayı seçmezsen bilki senin dondurmanı o yiyecek, Cumartesi günü de böyle oldu. Babasının after eigthini bir güzel yedi, üzerine de kendisininkini bitirdi. 


Veeee istikamet; Göztepe Parkı!!! Açık arayla İstanbul'un en keyifli parkı diyebilirim. Gitmeyen varsa sakın eksik kalmasın :) Fiskiyelerden ıslanınca ve donla gezmeye başlayınca eve dönmeye karar verdik. Şükür az bir trafikle evdeydik. 




Evde İtalya mutfağına devam ettik; Makarnamız için domates sos hazırlayan aşçı yamağı :)




İşine nasıl konsantre olduysa fotoğrafını çektiğimi anlayınca bir şaşırdı yamak :)



İşte bir Cumartesi günü böyle keyifli geçti. Bakalım Pazar'ımız nasıl geçmiş, özet geçelim. 





Sabah kalktık; kahvaltı için Aquaflorya'daki Sütiş'e kahvaltıya gittik; özellikle Pazar günleri bildiğin anaokulu kıvamında. Aren çok eğlendi ve bizi hiç yormadı bu sefer, fazlasıyla sosyal bir çocuk olduğundan birilerinin arasına karışmaktan, oyunlarına dahil olmaktan hiç çekinmiyor. Gitti oynayan çocukların arasına daldı, çocuklar 4-5 yaşlarındaydı ve onlarla oynadı, elinde peynirli poğaçasıyla :) Arada gelip bize baktı, bazen benim de aralarına katılmamı istedi. Ohh be dedik, dışarıda kahvaltı etmek böyleydi demek ki :) Bakın lütfen maşallah deyin, sizin de olacak :) Kahvaltıdan sonra yürüyüşe çıktık ve mutlu mesut eve döndük.




Pazar günleri hem evde hem anneanne de de vakit geçiriyoruz. Yukarıdaki fotoğraflardan nasıl azdığını anlamak zor değildir sanırım :) Akşamüstü sokağa çıkmak istedi biz de çıktık ve Numnum'a yemeğe gittik. Dönüşte uyur sanmıştık ama uyumadı. Eve geldi, anneannenin aldığı doktor setiyle komşuya viziteye gitti :) sadece iğne yapması gerekmiş, çalışkan evladım iğne yaptı ve eve gelip uyudu. 


İşte Doktorumuz! :))
 



20.09.2013

Çocukluk Bugünün Gölgesi



Ne kadar büyürsek büyüyelim gölgemiz çocukluğumuz kadar! 


Bir adam tanıyorum; iyi bir ailenin içinde büyümüş, ailenin 2. çocuğu. Baba profesör, anne üniversite mezunu. Bundan 70 sene öncesinin İstanbul'unda yaşıyorlar, parmakla gösterilen bir aile. Ama çok mütevazi bir aile; 3 çocukları var aslında. En büyüğü babanın ilk karısından; babanın ilk eşi ölüp diğer 2 çocuğunun annesiyle evlendiğinde bu en büyük çocuk çoktan evlenip başka bir şehire yerleşmiş.

2. çocuk olmanın tüm zorluklarını yaşamış bir çocuk. Abisi, annesinin kız kardeşi tarafından öyle şımartılarak büyümüşki dünyayı kendinin sanıyor; zaten dünya da ayaklarının altına seriliyor. Bu abi, ailesinin tüm mütevaziliğine rağmen, şımarık bir çocuk. Babasının tüm saygınlığı her ortamda kullanan, babasını hep zor durumda bırakan bir çocuk. 2. çocuk onun gibi büyütülmemiş. Tamamen zıt kutup 2 kardeş. Biri esmer biri sarısın biri uzun biri kısa. Biri şımarık biri mütavazi. Biri, ailesini ayaklarının altına dünyayı da serse; umursamıyor,takmıyor saymıyor. Diğeri ise abisinin gördüklerini göremediği halde, ailesine özellikle babasına hayran, son derece saygılı. Ailesini daima gururlandıracak bir çocuk oluyor; lakin başı bile okşanmıyor bu çocuğun annesi ve aynı evde büyüdüğü teyzesi tarafından. Babası çok seviyor ama yetmiyor işte anne sevgisine ihtiyacı var oysa annesinin tüm sevgisi tüm ilgisi büyük kardeşin üzerinde. 

Abi kardeşin arasında 4 yaş var; büyüdükçe aralarında yaş farkı aynı kalsa da birbirlerine öylesi uzaklar ki Abi kardeşten nefret ediyor; kardeş bunu anlayamıyor, sevilmek istiyor, iyi geçinmek istiyor. Abi öyle şeyler yapıyor ki kardeşe birbirlerini öldüreseyi dövdükleri bile oluyor. Aile özellikle anne ve teyze abiye inanmayı seçiyor çoğu zaman. Baba hep arada kalıyor; ikisi de evlat. Aralarını düzeltmeye çalışıyorlar ama olmuyor. 

Abi aileyi maddi anlamda da daima sömürüyor; büyüyüp bir yetişkin olduğunda da tüm imkanlar ayağının altına seriliyor. Lakin, yetinmiyor abi, hep daha hep daha diyor. Gün geliyor abi evleniyor; kardeşiyle uğraşmaya devam ediyor. Ailesine sürekli kardeşi kötülüyor. Kardeş büyüklük yapıyor, bunu da sırf babasının hatırı için, abisini alttan alıyor; ama aynı gün kardeşi öyle bir şey yapıyor ki tüm ipler kopuyor. 

Abi ailesini siliyor kardeş yüzünden; aile aslında hepsine abinin karısının sebeb olduğunu düşünüyor; yine evladı temize çıkarma çabaları. Kardeş, bir daha abiyi görmüyor, benim abim yok diyor. Anne benim öyle bir oğlum yok deyip, evlatlıktan siliyor. Baba'nın ne düşündüğünü bilmiyorum; sadece ölürken adını sayıklıyor, helalleşmek istiyor; bunu abiye bildiriyorlar ama abi benim öyle bir babam yok deyip gelmiyor bile. Sonra cenazesinde boy gösteriyor; cenazden bir kaç gün sonrada dava açıyor, mallardan payını almak için. Onu büyüten teyze mi, olayın olduğu gün yüreğine bir kor düşüyor, o kor ölene kadar yüreğinde kalıyor; her gün adını sayıklıyor, yolunu gözlüyor ve hep o aslında çok iyi bir çocuktu çok iyi bir insandı onu karısı bozdu diyor. İnanmak istemiyor, reddediyor. O da ölürken adını sayıklıyor. Ablası, yani abinin annesi, ben ölürsem sakın cenazeme gelmesin, benim öyle bir evladım yok derken, teyze cenazeme gelsin diyor. Ölümüne yakın ah bir görseydim, ah bir öpseydim, sarılsaydım diyor. Lakin teyze de hakkın rahmetine ulaştığında; bu haberi alan abi bir dava daha açıyor. Cenazesine de gelmiyor. 

Böyle büyüyen bir kardeşin; hayatındaki en büyük takıntısı hak ve adalet. Hakkın ve adaletin olmadığı yerde ciddi buhranlar yaşıyor. Çocuğuna kardeş yapıyor; babasıyla arası hep iyi olduğundan, baba olarak da iyi bir profil. Ama bir çocukla nasıl ilgilenilir, nasıl seviliyor bilemiyor. Hayatla hep bir kavgası var; ama asıl büyük kavgası kendiyle. 

Hak ve adaletten sonra onun için en önemli nokta; saygı. Kendisine bir çocuk olarak hiç saygı duyulmadığı için, bu konuda öylesi hassas ki; kendisine saygı duyulmadığını hissettiğinde, içindeki öfkeli çocuk hemen başrole soyunuyor ve tüm öfkesini kusuyor. "beni takmıyorsunuz" cümlesi böylesi zamanlarda ağzından en çok dökülen kelimler. 

Bu kardeş; annesi ve teyzesi ölene kadar onlara bakıyor; kolluyor. Sadece maddi olarak değil, her anlamda. Etrafın devamlı takdirini alıyor; senin gibi evlat zor bulunur diye. Teyze öldüğünde biri soruyor: Çok seviyordun değil mi diye? Cevabın karşısında herkes şok oluyor. Hayır hiçbir şeyi sevgimden yapmadım sadece vicdanımdan yaptım diyor. Hiç sevilmemiş, bunu hissedememiş bir çocuğun, yetişkinden kurabileceği cümle daha farklı olamaz. Yetişkin halimizle konuştuğumuzu sanırız oysaki konuşan içimizdeki çocuk çoğu zaman. 

Daha derin olan bu özel  hikayenin bir bölümünü anlatma nedenim; çocukluğun insanın köklerini oluşturduğunu ve o köklerden beslenen dalların hayat içersinde nasıl sallandığını göstermekti. Anne sevgisinin ne denli önemli olduğunu, dahası 2 çocuk büyütenlerin ne denli adaletli olması gerektiğine bir örnek vermek içindi. 

Bu hikayeyi bilmeme rağmen, ve hatta, bu hikayenin kahramanlarından olan kişi bile ilk evladına kardeş yapmış; iyi ve kötü kardeşlik hikayeleri var, ama anne&babanın tutumu kardeşlerin nasıl bir kadeşlik sergileyeceği konusunda başrollerde!

Ebevenlik asıl bu yönleriyle ciddiye alınacak bir konu! Sorgulayacaksak kendimizi, çocuğumuzu nasıl sevdiğimiz, onu bir insan olarak takıp takmadığımız, saygı duyup duymadığımız ve şayet bir gün kardeşi olursa kalbimizde aynı yere sahip olup olmadığı ile sorgulayalım. 

Hatırlayalım; 

Ne kadar büyürsek büyüyelim gölgemiz çocukluğumuz kadar! 


17.09.2013

"Çünkü O İyi Bir İnsan"





Pek sevgili okur; her 17 Eylül'de böyle bir yazı görürsün bu blogta. İçeriği aşk meşk dolu olur, niye mi? Çünkü 17 Eylül bizim evlilik yıldönümümüzdür de ondan. Evliliğimizin ilginç bir yanı yok ama bak flört dönemimiz roman gibidir; kitap yazsam vallahi çok tutar, dayanamazsın sen de alırsın; niye aşk her zaman satar çünkü ;)  Flört dönemimizde blog yazıyor olsaydım; dizi film gibi bağımlısı olurdun. Evlenince Ne mi Oluyor diye bir yazı yazmıştım; okumadıysan oku derim, yok okuduysan bir daha oku, iyi gelecek gör bak: Tıktık- Evlenince Ne mi Oluyor?


Bu sene 3. yılını kutluyoruz evliliğimizin; ilk yılımızda 8 aylık hamileydim; ama elini yüreğine koyda söyle hiç 8 aylık hamileye benziyor muyum, hiç benzemiyorum bence :)  Karı&koca başbaşa yemeğe gitmiştik. 2. yılımızda Aren 13 aylıktı, evdeydik ve Aren o gün tam anlamıyla bağımsız bir şekilde yürüyerek bize verilebilecek en güzel hediyeyi vermişti. 

Ben Güray'a çok aşık oldum; hani derler ya aşk paçalarından akıyor işte benim halim öyleydi. Allahım yatıyorum, kalkıyorum Güray, aklımda olmadığı saniye yok. Öl dese oracıkta öleceğim; telekinezi mi yaptı nedir adam bana, bilemiyorum artık :)



Güray'a ilk görüşte aşık olmadım; ama pek sevdim kendisini, arkadaş olarak. Sadece arkadaştık evet evet vallahi bak :) Aslında olay çok güzel başladı; adam feci romantik, ay evimin önünü gelmeler mi dersin, şirkete gelip yukarı çıkmadan bal bırakmalar mı dersin, niye bal dersen,yok moda değildi o yıllarda, adam bal sektöründe de ondan; çicek sektöründe olsa çiçek getirirdi. İşi gücü bırakıp ICQ'dan yazışmalar, tabii şimdi aranızda genç olanlar, o ne diyecek? Ya işte MSN gibi bir şey, onu hatırlamayan yoktur herhalde :) Arkadaşız ya Güray'la benden hoşlanan çocuklar için Güray'a danışıyorum falan, o da ay o iyi değil bu iyi değil falan diyor; ben de arkadaşıma güveniyorum tabii :) Birbirimizin gittiği yerlere gitmeler falan, ama hep arkadaşca gidip geliyoruz; o dönem bizim eve gelip kalmışlığı bile var, arkadaşız ya, annemlerde bir şey demiyor; sonra bir gün bakıyoruz ki biz arkadaş falan değiliz bildiğin sevgili olmuşuz; tabii ben de işler değişiyor, sevgiliyiz ya; adamı günde 50 kere aramalar, telefonu açmazsa hesap sormalar falan, yanından sinek uçsa kız mıydı o  demeler. Güray napıyor dersiniz; beyimiz bunun tadını çıkarıyor; her ne kadar Allahın her günü kızım sen sevgili olunca ne kadar değiştin desede, her dakika benim sevgili halimden şikayet etse de belliki pek bir gururlu. Adamı zorla koşturuyorum, koştukça kovalıyorum kovaladıkça kaçıyor; girdik mi bir oyunun içine... 

Sadece ben mi onu kovalıyorum; yıllar yılları kovalıyor, bir bakmışssın geçmiş üstünden 5-6 sene; kaç kez ayrılıp barıştığımızı hiç hatırlamıyorum. Farkındayım o da bana aşık ama benim gibi değil işte, farkındayım o da beni seviyor ama benim onu sevdiğim gibi değil işte. Güray evlenmekten korkuyor; neden mi? Bunca kıskanç olan dakikada 10 kere arayan, her gün görüşmek isteyen; kısacası adama göz açtırmayıp, nefes aldırmayan kadının evli halini düşünemiyor; ahh bilseydi evlendiğimizde, hele de çocuk olduğunda böyle bir kadına dönüşeceğimi, eminim ilk yıldan evlenirdi benimle :) 


Neyse sıkılmaya başlamışssındır artık sevgili okur; bir gün geliyor, bu kızcağız aşkını kalbine gömüyor ve elvada diyor! Sürünüyor ama dimdik ayakta adeta kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyor; uzunca bir süre hiçbir iletişim yok, sonra bir gün buluşuyor; Güray o sihirli cümleyi söylüyor: "Ben seninle tanışana kadar hiç çocuk sahibi olmayı düşünmedim; bir tek senin çocuğunun babası olmayı düşündüm; çocuğumun annesi sen olmalısın" O gün uzunca bir aradan sonra tekrardan flört etmeye başlıyoruz; hatta evlenmeye karar veriyoruz. 


Tabii siz şimdi bir hehh tamam son'a yaklaşıyoruz diyorsunuz; ama burada bitmiyor ki. Bu olayın üzerinden 2 sene geçti ve ondan sonra evlendik. Ama 2 seneki flört dönemimiz öncekilere göre çok daha yumuşak ve olgun bir haldeydi. Bu arada arkadaşım olarak sevdikleri çocuğu sevgilim olarak hiç sevmedi ailem; çünkü kavgalarımıza defalarca şahit oldular. (ta ki evlenene kadar; şimdi çok mu çok severler, güray yukarı Güray aşağıya)


Bir Cumartesi kış gecesiydi evlilik teklifi aldığımda; eve dönüp anne Güray bana evlenme teklif etti dediğimde; annem sen yanlış anlamışsındır onu, salak olma Güray seninle evlenmez dedi :) Ben de hemen Güray'ı aradım; ya sen bu akşam bana evlenme teklif ettin değil mi dedim; o da evet dedi. Tamam ok, ona göre annemlere söyleyeceğim de dedim :) Telefonu kapadım, yok yok doğru anlamışım dedim. Ondan sonrası iplik söküğü gibi geldi. 19 Mayıs'da nişanlandık; 17 Eylül'de evlendik. 


Tüm evlilik hazırlıkları sırasında tüm kaprisimi çekti bu adam; sırf mutlu olayım diye. Bana gerçek bir prenses muamelesi yaptı; nişandan önce düğün mekanına karar verdirdim; aman yer kalmaz diye, düğüne çok az kala yok orayı istemiyorum dedim ki kapora falan ödemiştik; tamam dedi Güray yeni bir mekan buldu; bizim kapora yandı bitti kül oldu. Ve biz en başından ailelerimizi maddi manevi hiçbir sürece dahil etmemeye karar vermiştik; her şeyi kendimiz üstlendik ve iyi ki de böyle yapmışız diyorum; çünkü her şey bizim gönlümüzce oldu. 




Flört dönemine kısa bir geri dönüş yaparsak; Günçe, yiğenim, benim ilk gözağrım, çok sevdiğim. Güray'la Günçe'yi sık sık gezdirirdik ve Günçe Güray'ı çok severdi. Bir gün annem Günçe'ye sen Güray'ı çok mu seviyorsun diye sordu; o da evet dedi. Annem de aman Günçe nesini seviyorsun dedi. Günçe de cevap olarak:"Çünkü o çok iyi bir insan babaanneciğim" dedi. 






Evet Güray çok çok iyi bir insandır; elbette herkes gibi arızaları ve defolu yanları vardır; kolay değil aksine çok zor bir insandır ama işte olması gerektiğinden fazlaca iyi bir insandır; ve bunu sadece onu gerçekten tanıyanlar bilir; gerisi için aksi, zor ve arızalı'dır. Ama işte o zamanlar 4-5 yaşlarında olan bir çocuk onun bu iyiliğini çoktan görmüştü. 

Güray iyi bir insan olmasının yanısıra çok iyi bir eş ve herşeyde öte çok çok çok iyi bir baba. Benim, özellikle ailemin içinde, Güray gibi bir baba örneği daha yok.  Ve ben Aren'e baktıkça, demek her şey bunun içinmiş diyorum. Güray'dan vazgeçmeyişim, Güray'la evlenmeyi ve bir çocuğumuz olmasını çok isteyişim hep bundanmış diyorum. Ve 3 yılda 1 gün bile pişman olmadım vazgeçmediğime, onun çocuğunu içimde büyüttüğüme. Ben kaderimi çok zorladım ve Allahın kaderiniz sizin yaptıklarınıza bağlı sözündeki gibi kaderimi değiştirdim ama iyi ki iyiki iyi ki diyorum. 


Şimdi biliyorum ki; bu adam benim onu sevdiğimdenden bile çok benim ona aşık olduğumdan bile daha aşık belkide. Flört dönemimizde ondan yana ne görmek istediysem aşk adına hepsini evliyken yaşadım ben; tahminimin çok ötesinde bir evliliğim var benim, Allah daim etsin, nazarlardan korusun. 


Hani dövme yazımda demiştim ya kocamın ismini yazdırsam ama bir gün ayrılsak sildirmeyi düşümem diye; evet hayat bu ne olacağı belli olmaz, olur ya evliliğimiz biterse bir gün ayrı hayatların parçası olursak, ismi de cismi de hayatımda kalır; çünkü o iyi bir insan!


Mutlu insanlardan ve mutlu çiftlerden ve en önemlisi mutlu ailelerden kimseye zarar gelmez! Dilerim Allah herkese gönlüne göre bir hayat arkadaşı verir ve dilerim tüm çiftler masalların sonundaki gibi sonsuza kadar mutlu yaşarlar! 



... and they lived happily ever after.


16.09.2013

Biz Bu Haftasonu Hafta #1

Bundan böyle her Pazartesi biz bu haftasonu ne yaptık, yazmaya karar verdim; çocukla hayat'ın en kritik hadiselerinden biri de haftasonu ne yaptığınız, yapacağınız veya ne yapamayacağız. Umuyorum bir gün de şöyle yazarım: "Biz bu haftasonu kocamla başbaşaydık; atladık uçağa kısa bir mola verdik"

 Tabii siz aman bize ne ne yaptıysanız diyebiliriz, demeyin üzülürüm; ama haklısınız pek renkli ve ilgi çekici şeyler olmuyor :) (her Pazartesi iddiali olmuş aslında)




Cumartesi sabahımız yaklaşık 12 haftadır olduğu üzere, Kindyroo günüyle başladı; bu haftaki temamız Su Aygırı'ydı. Ve böylece hayvanlar serisini bitirmiş olduk. Haftaya Deniz temasıyla bir 12 haftaya daha başlayacağız. Aren son iki haftadır parkuru tamamladıktan sonra ders bitti deyip kaçıyor aşağıya ve bundan pek keyif alıyor. Dersten de fotoğraflar koymak isterdim ama Aren'in pek iyi olmadığı bir gündü, elime telefonu alamadım. Yukarıdaki fotoğrafı bile zor şartlar altında; Aren yere yatmış babam diye tepinerek ağlarken çektim. 

Güray bir süredir fazlasıyla seyahat ediyor, haftasonları İstanbul'da olsada Aren yine de buna alışamadı; Aren bizim yokluğumuza sadece iş saatlerinde tahammül ediyor, ötesinde ayrı kalmakla mücadele edemiyor. İşte Kindryoo'da da ders saati gerçekten bitip herkes gitmeye başlayınca Aren babam da babam diye ciddi bir krize girdi; sanırım yine uzun bir işe gittiğini ve uzunca bir süre dönmeyeceğini sandı, benim de sabrımın bir sınırı var ki bu sınır limiti çok aşağılarda. 

Güray gelip bizi aldıktan sonra; Aren sütünü içip hızlıca uykuya daldı arabada. Uyandığında ne yapacağımızı düşünüyorduk, genellikle hemen eve dönmüyoruz. Aren uyandı,  ne yemek istersin mantı mı börek mi diye sordum; haftasonları hamur işiyle besleniyoruz, hafta içi oldukça sağlıklı besleniyor Aren, dolayısıyla haftasonları da makarna, börek, piza, pilav gibi şeyler yemesine sonsuz izin var; açık konuşayım, zaten yeterince zorlu oluyor 2 yaş krizleriyle beraber geçen haftasonları bir de yemekle ilgili sorun yaşamak istemiyorum. 


Arabaya bindiğimizde 34 yaşında sahip olduğum migren ağrısı başladı; soldan soldan gelmeye başladı,  yine gözümü açamıyorum ve çok fena haldeyim. Aren'in yemek sorusuna cevabı; börek oldu. Biz de Bakırkoydeki Venüs pastanesine gittik; bahçesi düz ayak ve ufak bir park var içersinde. Aslında hizmetini, yemeklerini ve mekanı hiç sevmiyorum. Garsonların 1 tanesinin bile güldüğünü görmedim, bakar mısınız dedikten yaklaşık 15 dk sonra o da bakar mısınızı siz 15 kere söyleyince geliyorlar; şiparişinizden önce su istiyorsunuz mesela, hepsini birlikte getirsem olur mu diyor. Ve her şeyi akıllarında tutabileceklerine inanacak kadar da zekiler! yazmadıkları için genellikle yanlış geliyor ama sizin bekleyecek bir 30 dk daha olmadığı için o yanlış gelenlere tamam diyorsunuz. Ve öylesi pahalı ki bir akşam yemeği parası ödeyip çıkıyorsunuz; ee siz manyak mısınız neden gidiyorsunuz derseniz, çünkü Aren'i kolay zaptedebileceğimiz bir yer de ondan. 

Arabada başlayan migrem ağrım tavan yaptı, üstelik tüm gün içinde ilk kez mideme bir şeyler girmişti ve migrene bu sefer de mide ağrısı eklendi. Aren Venüs pastanesinin karşısındaki Capacity'i görünce hemen hatırladı ve tünele girelim (kapalı otoparkı kastediyor) suuu dedi; su dediği de fiskiyeler. Haydi kırmayalım dedik ve girdik ama girmemizle çıkmamız bir oldu çünkü ben kapalı yerde daha da fenalaştım. Eve nasıl dönük kendimi nasıl karanlık bir odaya hapsettim inanın hatırlamıyorum. 

Elbette Aren karanlıkta durmama ve yaptmama izin vermedi; anne olmaz anne olmaz kalk deyip durdu; neyseki Güray ne yapıp edip kendisini benden uzaklaştırdı da bir 2 saat yarı uyur yarı uyanık durabildim. 

Eskiden bütün bir günü dışarıda geçirirdik; çünkü Aren evde durmazdı biz de ne yapacağımızı bilmez bir halde en azından arabada uyku saati gelince uyuyor diye kendimizi yollara atardık. Artık Aren evde vakit geçirmek istiyor, biz de onunla oyun oynayabiliyoruz. Öğleden sonra evden çıkmak istemedi; sırasıyla saklanbaç oynadık, yerde piknik yapıp meyve yedik, kule yapıp Aren'in bozmasından duyduğu sevince ortak olduk, hamur oynadık. 

Akşam yemeği vakti geldiğinde yine Aren ne yemek istersin dedik; yemek yapacak gücüm, halim yoktu; zaten Aren buna izin de vermiyor, neredeyse tek ayak üstünde yemek yapıyorum. Yemek dedğim de buzluktaki köfteyi çıkarıp pişirmekten ibaret. Piza dedi ehh peki madem dedik ve piza siparişi verdiki,yanında da ayran, çok da sağlıksız değiliz yani; 2 dilim piza yiyeceğini sanıyorduk ki kendisi 1 büyük pizadan sadece 2 dilim bıraktı; onu da kaldırıyoruz diye bayağı bozuk attı. 

Yemekten kısa bir süre sonra sorunsuz ve bizce kısa bir sürede yani 1 saat içinde uykuya daldı; elbette ben de onunla birlikte bu harika! günü sonlandırdım ve uyudum. 

Bir Cumartesi böyle geçti; çocukla haftasonu böyle şahane geçiyor işte. 

Pazar sabahı güzel bir saatte pek yaşamadığımız bir saatte saat 9:00 uyandık; Aren'in ne denli enerjik uyandığını söylememe gerek yok herhalde. 2 dk arkamı dönüp çamaşır makinasını doldururken, Arenin sessizliği dikkatimi çekti; arkamı döndüm ki bir de ne göreyim 1 büyük şişe sabunu yere dökmüş, üzerindeki tshirtu çıkarmış ve yerleri köpürtüyor; delirdim tabiiki de. Onun için harika bir başlangıç oldu güne, yerleri yıkayıp önce fırçayla ovaladı sonra da havlu ile sildi. Benim yapmama da asla izin vermedi. Bunun üzerine banyoya girmek istedi; 1 saat kadar banyoda kaldık, acıkıp acıkmadığını sorduğumda hayır diyordu; ehh tabii 1 büyük piza yiyip üzerine 150ml süt içince ben de acıkmazdım. 


Kahvaltıya anneanneye yukarıya çıktık; evet kahvaltı hazırlamaya üşemdiğim doğrudur. Pazar günü için 2 planım vardı; biri Happy Nest'e gitmek diğeri de Kids Nook'a. Hatta birincen çıkıp diğerine bile geçebiliriz diye düşündüm. Aren oynarken belki biz de biraz popomuzun üzerine oturabiliriz diye. Böylece kazan-kazan olmuş olacaktı; bir taşla 2 kuş vurmuş olacaktık. Kids Nook bir doğumgünü için kapalıymış. Biz de Happy Nest'e gittik. 

Kimsecikler yoktu, sadece Aren vardı; aslında bu da çok iyi oldu. Biraz etkinlik yaptı, biraz bahçede oynadı; bolca kendisiyle ilgilenen kişiye "olmaz" dedi, bolca anne dedi bolca baba gel dedi. Ama popomuzun üzerine az da olsa oturduk mu oturduk. Happy Nest'le ilgili şimdlik yorum yazmak istemiyorum; sanırım 1 kez daha etkinlik olduğu zaman gitmek, görmek ve gözlemlemek istiyorum. 


Görsel daha önceye ait. Pazar günü de şarjım yoktu.


Oradan çıkınca Aren yine sütünü içti ve uyudu; biz de eve döndük. Eve girer girmez uyandı! Toplam 50 dk uyumuş oldu ki bu da felaketin ayak sesleri demekti. Pazar günü öğlen yemeğimiz kıymalı yoğurtlu makarna'ydı. Uyanır uyanmaz makarna dedi; ay çocuğumun içini okumuş da yapmışım :) Güray hala uyuduğu için Aren'le başbaşa TV karşısında makarnalarımızı yedik. Evet TV karşısında, kendisinin TV'ye biraz olsun alışmasını istiyorum. Yok, yok yok! 15 dk benim zorumla; ay Aren bak kediye ay Aren çocuk napıyor öyle diye diye zorla oturtuyorum. Temiz havadan mıdır nedir Aren'in iştahı feci açıktı. Abartmıyorum 1 tencere makarnadan 3-4 kaşık Güray'la ben yemişizdir gerisini Aren yedi. Üstelik Güray yiyor diye deli gibi ağladı. Adamın boğazına dizi yemeği; Güray da al sen ye peki dedi. Hiç acımadı ve o tabağı da kendi yedi. 

Sonra tabii ki enerji patlaması yaşadı; yine anneanneye çıktık. Bizim ev yeterince savaş alanı gibiydi, biraz da anneannenin evini dağıtsın dedik. Orada tekrardan yıkanmak istedi; su Arenin en büyük terapisi, günde 2 kezden aşağıya yıkanmaz. Bir annem bir ben bir Güray yanına gidip bakıyoruz; o da kendi kendine takılıyor. Ben gittiğimde elini banyonun giderine sokuyordu; Aren yapma, Aren etme, oğlum elini o deliğe sokma dedim ama dinler mi? Sabrımın limiti yine aşağıda olduğu için anneme seslendim; gel biraz da sen yanında dur diye. içeri gitmemle annemin Arennnn demesi bir oldu; anladım ki parmağı delikte kaldı. Banyoya bir gittim; parmağı o delikten çıkarırken kesilmiş kanıyor. Ben de Arennnn ama dememle birlikte deli gibi ağlaması bir oldu. 

Banyodan çıkardık; deli gibi parmağı kanıyor, parmağına baktırmıyor; acıyor öp diyor. Evladım ver bakayım parmağına yok; kanadığını gördükçe daha da şiddetli ağlıyor. Soktuk parmağı yine soğuk suya; evet kesilmiş derinden; oğlum gel saralım yok, oğlum gel temizleyelim yok, gel yarabandı takalım yok! Herkes parmağına yarabandı taktı, yeter ki o taksın diye yok. Ee kanama devam ediyor, parmağını dik tut yavrum olmaz olmaz nidaları. Sonra Annem o sihirli kelimeyi söyledi; hadi Arencim sen parmağına bantı taktır ben de sana şeker vereyim. 

Aaa o da nesi; meğer yarabandıyla derdi yokmuş kendisinin! Annem şekeri getirir getirmez bantı taktırdı parmağına! ama temizletmedi öyle kanlı pis parmakla oynamaya devam. Aklına geldikçe; anne öp baba öp dede öp anneanne öp. Herkese öptürüp tamam tamam geçti deyip durdu. 

Buna ufak bir kaza bile diyemiyorum artık; Aren'le yaşanabilecek klasik bir durum. Allah beterinden korusun, Allah'a emanet olsun diyebiliyorum sadece. 

Ben yazarken yoruldum, eminim siz de yorulup, sıkılmışşınızdır. Ama gerçek olan bu! Haftasonu hareketli bir çocukla böyle geçiyor; yani oldukça yorucu, oldukça aksiyon dolu!


Akşamda annemlerle birlikte evimize yakın içinde çocuk oyun alanı olan Ömür Restauranta gittik. Buraya gitme sebebimizin çocuk oyun alanı olduğunu düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz; ben çocuklara uygun restaurantlara gitmeyi hiç doğru bulmuyorum aslında. Neden mi? Çünkü çocuk oyun alanı varsa çocuk oraya gitmek istiyor; Aren masaya asla gelmiyor ve yemek yemiyor. Eve yakın diye gittik işte; babam ısrarcı oldu, gidelim diye. Sanıyorsanız ki annemlere gittik oh biz oturduk, annemler ilgilendi. Hiç öyle olmuyor; annemler oturup mis gibi yemeklerini yiyorlar, Güray ve ben dönüşümlü oyun odasında Aren'e göz kulak oluyoruz. Böyle yerlerde genellikle bir abla oluyor. Yanlız evlere şenlik oluyor o ablalar. Biz bugüne kadar hiç Aren'i oyun odasında bırakıp, bakın biz şu masada oturuyoruz, bir şey olursa haberin verin demedik. Bir keresinde meşhur bir restaurantta oyun ablası denilen kişi masalardan çocukları topluyordu; bize de ay ama lütfen güvenmiyor musunuz bana, siz yemeğinizi rahat yiyin ben Aren'i alayım dedi. Biz yok mok derken; ama ben deneyimliyim lütfen dedi. Biz de bakın bizim oğlumuz çok azgındır, diğer çocuklarla beraber idare edemezsiniz dedik; yok bakarım alışığım dedi. Ehh peki madem dedik bir 10 dk gönderelim. Daha 5. dk'sında anneaaa sdiye böğürerek geliyordu, kızın kucağında. Alın şişmiş, kız da vallahi ayağı takıldı düştü falan diyor. Kendime mi kızayım, kıza mı bilemedim. Biz demiştik ama size idare edemezsiniz diye dedim ve Aren'i aldım. O gün bugündür de sanırım bir 4-5 yaşına gelene kadar oyun odasında yanlız bırakmam. 

Oyun odasındaki maceralarını dinlemek istemezsiniz sanırım. Eve dönüşte arabada hemen uyuyuverdi. Onun için gün sonlandı tabii. Biz eve gidip; her Pazartesi evin hali nedeniyle depresyona giren yardımcımıza yardım olsun diye mutfağı, salonu, Aren'in odasını toplayarak, yatağa kendimizi zor attık. Bitti mi sandınız yok hayır. Aren önce sanırım kötü bir rüya görerek, anne diye bağırarak uyandı. Burdayım dedim, sakinleştirdim. 15 dk sonra çişim, babam götürsün dedi. Güray'ı uyandırdım götürdü. Geldiler yatağa geri; bir 15 dk sonra anne kakam dedi. Kaldırdım götürdüm; ışığı aç dedi, açınca uykusu gitti; kakasını da yapmadı, sanırım karnı ağrıyordu ve gaz sıkıştırıyordu. 10 dk bekledim, sırtına masaj yaptım yok. Arenciğim pırtın gelmiş senin sanırım dedim. Evet pırt pırt dedi, yatağa gittik; karnına masaj yaptım, yok. 10 dk sonra yine kakam dedi, yok pırt Aren gel masaj yapayım dedim, yaptım tam uyuyacak, kakam anne kakam dedi. Kaldırdım, yok yapmadı. Bir daa yatağa döndük ve uyumadık. saat 4'ten sonramız böyleydi. 

Bugün günlerden Pazartesi değil mi? 

13.09.2013

Sahi Kontrol Kimde, Çocuğunuzda mı Sizde mi?



Hürriyet Yazarlarından Özgür Bolat'ın "Övgü Çocuklara Nasıl Zarar Veriyor", yazısını okuduğumda oldukça etkilenmiştim. Yazıyı sonuna kadar okumanızı öneririm: Tık tık  Şimdi size konuyu anladığım kadarıyla özetlemeye,yazının içinden örnekler vererek kendimizden bahsetmek istiyorum. Yazıda daha fazla örnek olduğunu tekrardan belirtmek isterim. 

Bu yazıya kadar daha önce de çocuklarınızı fazla övmeyin tarzında öneriler ve cümleler duymuştum; ve buna hep olur mu öyle şey çok saçma şeklinde yaklaşmış; şu yazıya kadar ayağı yere sağlam basan bir yazı ve neden duymadığım için, söylenmiş olabilir, ben duymadım, tam aksi şekilde bir tutum sergiledim. Hatta hep şöyle söyledim; ben de pek övülen bir çocuk olmadım, oysa övülmek isterdim.




Bağımlı bir çocuk yetiştiriyor olabilir misiniz diye bir yazı yazmıştım; ve bence kesinlikle o yazıda çocuğunuzu sürekli övüyorsanız diye bir madde de olmalıydı. 


Yazının bu bölümü  beni oldukça etkiledi; çünkü beni hayatta yegane korkutan şey, duygularını diğer insanlara göre belirleyen bir çocuk. Yani bir başkası onaylamadığı sürece mutlu olamayan veya bir başkasının söylediğine fazlasıyla takılıp, ciddiye alıp mutsuz olan insan. Bu tıpkı hava yağmurlu ve kapalıysa tüm günü mutsuz geçirmek gibi bir şey. Oysa benim çocuğuma öğretmeye çalıştığım ve çalışacağım yegane şey; duygularının kontrolünün kendisinde olması. Peki mümkün (müymüş) çocuğu bunca överken çocuğa bu bağımsızlığı kazandırmak; hayır değil (miş). Bu tam da bu perhiz ne lahana turşusuna örnek. Yıllar sonra yetişkin olduğumda ve kişisel gelişime merak sardığımda, bana en büyük kattığı şey bu oldu; insanların söylediklerine fazla takılmamayı öğrendim ve mutlu olmanın bağımsızlığı kazanmak. Aren'e de başından beri öğretmek istediğim budur; kendiyle barışık bir insan olması. Lakin 1,5 yıldır pek de doğru olmayan bir yol izlemişim. Fakat hiçbir şey için geç değildir felsefesine inanırım.





Böyle bir mesajı kim vermek ister ki kimse öyle değil mi? Yapmayalım bundan sonra olur mu, tanıklık edelim bundan böyle. O da ne demekmiş dersenizi malesef bu yazıyı sonuna kadar okumalısınız :) 



Son cümle ne doğru öyle değil mi? Kontrolü elinde hisseden çocuğu kimse durduramaz; gerçekten de böyle, kim hangi konuda kontrolü elinde hissediyorsa, aynı zamanda kendi gücünün de farkındadır ve istediği herhangi bir konuda kimse onu durduramaz. 

Bu yazıdan sonra gördüm ki; ebeveynlerin çoğu kontrolü kendi elinde tutuyor; buna ben&biz dahiliz, siz de muhtemelen öylesinizdir; bir düşünün kontrolü çocuğunuza bırakıyor musunuz, yoksa siz de benim, bizim düştüğümüz hataya düşüp, çocuğunuz özgüvenli olsun, kendini iyi hissetsin diye aslında çok da iyi yapmadığı şeylerde onu övüyor musunuz? 

Şöyle düşünürdüm; Aren ve bir çok çocuk yaptıkların işin övülmesini istiyorlar, oysa şimdi anlıyorum ki, övülmesinden çok farkedilmesini ve tanıklık edilmesini istiyorlar. Bence bunu yapabiliriz;  legolardan bir kule yaptığında,  hayatım çok güzel bir kale yaptın yerine, tatlım legolardan kule yaptın demek belki de daha doğru olacaktır; çocuk karşılığında çok güzel yaptım ama di mi diye sorarsa; sanırım en doğrusu güzel yaptığına inanıyorsan güzeldir demektir; beğendiyseniz beğendiğinizi söylemek ama beğenmediyseniz de daha iyisini yapabilirsin diye desteklemek veya ben görsel olarak çok beğenmedim ama önemli olan senin nasıl hissettiğin demektir belki de. Düşünüyorum da çocukların yaptıkları herşey de onay beklemeleri ve bu onayı alamadıklarında üzgün olmaları tam da bağımlılık örneği ve sanırım bunun da temeli işte tam da çocukluğun bu döneminde yatıyor. 

Bu konuyu merak edip başka kaynaklardan da okuduğumda; övgü ile iltifatın arasında inci bir çizgi olduğunu gördüm. Yani çocuğunza gözlerin harika demek, bugün öyle güzelsinki günümü aydınlatıyorsun falan gibi şeyler söylemek iltifata giriyor ve bence bu ve bunun gibi cümleleri her yaşta insan ister; bir de halk arasında "gaz vermek" dediğimiz, motive etmek de öcgüden bağımsız; yani sen yaparsın, başarırsın gibi cümleler de bence gayet motive edici. Vallahi bunların bir zararı var ise kabullenemeyeceğim; üzgünüm bilim!

Zor dostum zor ebeveynlik ama bir o kadar heyecan verici, geliştirici ve güzel! 

Dilerim bu yeni çağın çocuklarına serüvenlerine en doğru bir biçimde eşlik ederiz. 

Şimdi sizden beklediğim bu yazıyı övmeniz değil tanıklık etmeniz :) Yok canım biz yetişkin olduk artık isterseniz övebilirsiniz :)))))))




10.09.2013

Her Taşın Altından Çıkana Anne Denir

Zaten canım çok sıkkın; ölen onca genç var, ve elden gelen hiçbir şey yok! Boşa kürek çekip duruyoruz! Her sabah acaba bugün hangi tatsız haberi duyarız diye uyanıyoruz; ve gördüğüm o ki en çok annelerin canı yanıyor en çok anneler perişan oluyor. 


Uzun zamandır içimde kızgınlık var; kızgın olduğum konulardan biri de çocuk büyütürken hangi taşı kaldırsan altından annenin çıkması. Bunca yükü bunca sorumluluğu bir anne nasıl taşıyabilirki! 
Dün Selpağın düzenlemiş olduğu Anne, Çocuk ve Evham konulu Bengi Semerci'nin konuşmacı olduğu bir seminer vardı; gidebilen blogger arkadaşlar twitter'dan sürekli güncelleme yaptılar, saolsunlar. Orada da ortaya çıkan sonuç anladığım şu; Anne evhamlıysa, çocuk da evhamlıdır. (Nokta) Bu doğru olabilir ama bunu kabullenmek kolay değil!

Gerçekten yetti gari diyorum artık; taa olayın en başına gidersek: 
77. A Mother’s Responsibility
* Kadın hamile kalmaya çalışıyor ve diyelim kalamıyor; aa ama çok streslisin ondan. Yediklerine dikkat etmelisin, hatta ve hatta sevişmenin yükü bile sen de; yumurtlama gününü bekle, yok efendim seviştikten sonra şunu yap bunu yapma. Pardon ama bu çocuğu yanlız yapmıyorum ki ben; belki de baba stresli ve sperm kalitesini düşürüyor, olamaz mı? Bir çiftin çocuğu olmuyorsa ilk bakılan erkek olmuyor; kadına ne testler ne testler yapılıyor, bakılıyor ki sorun yok, ee o zaman bir de erkeğe bakalım. 

* Diyelim hamile kaldın ve birşeyler tam olarak yolunda gitmiyor; hımm çok streslisin ondan, hamile kalmadan önce yanlış beslenmişsindir ondan, aa ama gerginsin bebek gelişemiyor. Yaa bu kadını etkileyen dış faktörler olamaz mı? Elbette olur ama onların da üstesinden gelmek zorundasın; hadi ama sen anne olacaksın güçlü olmak zorundasın. 

* Erken doğurursun sen sorumlu tutulabilirsin; sezeryan istersin, ayıp olur. Çocuk ememez; yok ama yok sorumlusu sensindir; daha doğar doğmaz bebek ağlar; sen daha kendinde bile değilsindir; herkes sana sorar: ""Neden ağlıyor bu çocuk?" Bilmemezsin, nerden bileceksin. Bebekler ağlar işte o kadar!

*Lohusa günlerin başlar; bebek ağlıyordur, sebebi sensindir. Gazı olur sebebi sensindir. Kolik olur, araştırmalar annenin stresi der. Sütün azalır, sebebi yine senin yemenden içmenden stresinden kaynaklıdır. 

* Bebek huzursuzdur, kesin sensindir sebebi. 

*Bebek uyumaz; kesin sorun sendedir. Yoksa neden uyumasın çocuk. 

* Ek gıdalara geçilir; bebek yemez, sorun sendedir. 

* Bebek hasta olur; mutlaka, doktor bile olabilir bu, bakamadın mı bir şu çocuğa cümlesini duyarsın. 

*Bebeğin gelişiminde yavaşlık vardır; sorun sendedir kesin. İlk akla gelen annenin ilgisizliği vb olur. 

*Bebek bir şeylerden korkar; sorun kesin senin tutumundadır. 

* Tuvalet eğitimi zamanı gelir; sorun yine annededir. Çocuğun kakasından bile sorumlu sensin. 
Ve daha nicesi nicesi nicesi. Çocuğun başına ne geliyorsa anneden! Pardon bu hikayede baba nerede, çevre nerede. Hee onlar yardımcı rollerdeler, arada bir Cee yapıyorlar; ama yani o kadar sorumlu değiller. Hımm babanın olmadığı durumlarda, babanın hatalı, ilgisiz olduğu durumlarda bile; olayı çözmesi gereken kişi anne! Bu olayı idare edecek, doğru yönetecek insan anne! 

Anne'ler gerek toplumsal gerek bilimsel olarak herşeyin sorumlusu tutulurken nasıl stresiz olabilirler ve nasıl evham'lı olmazlar! Nasıl bir anne rahat olabilir bunları bilirken! 

Kabul etmiyorum ben bunca şeyden sorumlu olmayı; yok ya bu bir insanın taşıyamayacağı kadar büyük bir yük! Bir de bunları paylaştığında uzmanlarla; ee mükemmelliyetçi olmayın canım, olduğu kadar olmadığı kader tutumu daha da sinir bozucu! Mükemmelliyetçi falan değilim kendi adıma! Tek dileğim var; herşeyin sorumlusu tutulmamak! 

Madem çocuğa bir birey diyoruz; madem onun da bir karakteri var; lütfen biraz da bir şeylerin çocuğun kendi karakteri ve yapısı olduğunu kabul edelim ve bunu dile getirelim. Çocuk uyumadığında, yemediğinde, saldırgan olduğunda, hasta olduğunda ve daha bir sürü şey olduğunda; anne yüzündendir canım kesin annenin yanlış bir hareketi, tavrı zihniyetini bırakalım; çocuğun karakteri böyle diyelim! Tamam tabii ki anne bunlarla ilgilensin; ama bir çocuk yemiyorsa yemiyordur, bir çocuk uyumuyorsa uyumuyordur, uykuyu sevmiyordur, bir çocuk afedersiniz ama sıçmıyorsa; belki de tek sorun bağırsaklarındadır veya sıçmıyordur işte! annenin pek de etkisi yoktur belkide! 

Kaldı ki genler bu kadar önemliyken; niye arada sırada da olsa genler sorumlu tutulmuyor; belki de bu çocuğun genlerinde vardır; kimbilir belki babaanneye belki büyük büyü dedeye belki de anneanneye çekmiştir olamaz mı? Belki onlar da yemiyordu, içmiyordu, tuvaletini yapamıyordu, 5 yaşına kadar bez taktı! Hımm ama o zamanda kesin bu genler onların da büyük büyük annesinden, babasından yadigardır! 

Ha sonra bunca yük yüklenilen annelerden; sabır, sakinlik falan bekleniyor! Tabii ki üstün varlık denilir bize; bunların hepsini kaldırmak büyük iş büyük! 

Açık konuşayım ben çocuğumun herşeyinden kendimi sorumlu tutmuyorum; ben bu kadar üstün, bu kadar etkili bir insan olduğuma hiç mi hiç inanmıyorum!

Anne kadar taş düşşün başınıza e mi!

9.09.2013

C....lik #Çocuk İstismarina Hayır





Yazının başlığını özellikle .... bir biçimde bıraktım; malum hala cinsellikten bahsetmek oldukça ayıp hatta neredeyse günah! Ailesinde cinsellik konusunu açık seçik konuşarak büyüyen var mıdır; özellikle şimdilerde 30'lu yaşlarında olan, bilemiyorum, pek olduğunu sanmıyorum. 

Dün Sena Baran önderliğinde, Fikirdenk, İnternet Anneleri ve Unnado desteği ile Çocuk İstismarına Hayır semineri düzenlendi. Seminerin konuşmacıları arasında cinsel istismarın psikolojik boyutunu anlatmak üzere Klinik Psikolog Pınar Mermer, hukuk boyutunu anlatmak üzerede Av.Seray Uysal ve Av.Ebru Arayan vardı. 

Ben bu eğitime online olarak katıldım; ve sadece 1. kısmı dinleyebildim ama bu bile oldukça yararlı oldu. Fiziki olarak eğitime katılan bir çok  blogger arkadaşım bloglarında konuyla ilgili detaylı yazacaklardır; sosyal medya üzerinden #cocukistismarinahayir hastag'iyle tüm yazıları görebilir ve okuyabilirsiniz. İlk yazanlardan biri olan Gamze'nin notları için: Legabebe.com'a bakabilir, Fikirdenk'in konuyu özetleyen yazısı için de şu link'i tıklayabilirsiniz: Tık tık. Benim yazacaklarıma geçmeden önce bu çok önemli konuda biraraya gelen, emek veren herkese kendi adıma teşekkür ederim. 

Dediğim gibi ben eğitime online katıldığım ve 2. yarısını takip edemediğim için eğitimin içeriğinden çok kendi yaşadıklarım ve gözlemlediklerim üzerine yazacağım.


Ben de tipik bir Türk ailesinde büyüdüm. Cinsellik konusunun üzeri hep örtüldü; merakla sorulan sorular genellikle geçiştirildi ve ansiklopedik bilgiler verildi. Öpüşmek bile neredeyse ayıp olarak öğretildi bize; her şeyin bir yaşı vardı ve cinselliğe dair ne varsa evlenince öğrenilmeliydi. Benim hatırladığım ve bildiğim bu konularla ailelerin değil, aile yakınlarının çocuklarla iletişim kurması üzerineydi; nedense anne&baba kendisi muhattap olmak istemiyordu. 

Ben her konuda olduğu üzere bu konuda da oldukça meraklı bir çocuktum; sanırım ortaokuldaydım, okulumuzda cinsellik üzerine seminer yapılmış ve bir dergi verilmişti. Allahım çocuğun nasıl yapıldığını öğrendiğimde kelimenin tam anlamıyla şok şok şok yaşamıştım. Ve bunu benden 1-2 yaş küçük kuzenimle paylaşmış ona da anlatmıştım; ya bak erkeklerin şeyinden bir sıvı çıkıyormuş, ve biliyor musun erkeğin o şeyi büyüyüp kadının içine giriyormuş. Iyyykkk iğrenç di mi? Ayy nasıl olur falan demişti o da. Sonra benim bu kuzenim hayatı boyunca her şeyi ailelere yetiştirmiş biri olmuştur :) Yememiş içmemiş bunu yengeme anlatmış; yengemde annemi arayıp beni şikayet etmiş. Bilin bakalım ne oldu? Annem bana çok mu çok kızdı; bu konu kapanacak ve bir daha asla kimseyle konuşulmayacak dedi. Ben de kuzenime çok kızdım tabii ki, hani aramızdaydı! 

Çok şükür bu merakım beni 14-15 yaşında yanlış bir seçim yapmaya itmedi; ama itebilirdi de. Bir merakım vardı; ve ailem bu merakı bastırmamı bekliyordu benden. Güvenmem söz konusu olabilir miydi ki?!? Benim bildiğim bizim nesil arkadaşlarına güvenmiştir bu konuda; oysaki ne büyük hata öyle değil mi? İşte şimdi ben, seminerde de söylendiği üzere, çocuğumun bana güvenmesi ve ilk önce benimle paylaşması için elimden geleni yaparım. Bence bir çocuğun ilk güvenmesi gereken kişi&kişiler ebeveynleridir. 

Daha sonra üniversite yıllarında bir flörtüm olmuştu; ayrılmıştık ve ben feci bir depresyondaydım; annem de oldukça üzülüyordu. Bir gün ben ağlarken; neyin var, paylaş benimle, ne oldu da bu kadar çok üzgünsün diye sormuştu; kastettiği acaba bir cinsel ilişki yaşanmıştı ve çocuk beni terketmişti ve bunun için mi depresyondaydım. Anneme kast ettiğin şeyi anladım, amannn saçmalama lütfen demiştim; hem zaten olsa bile paylaşmazdım bunu, çünkü paylaşırsam başıma büyük işler açılacağını iyi bilirdim. Sadece öpüştük anne demiştim; dikkatinizi çekerim üniversitedeyim yaşım 18 belki de 19; annem neeeee diye çığlık atıp; elbette çocuk seni terkeder, bunu nasıl yaparsın demişti.  İnanılmaz öyle değil mi?!? Annem, şehirli, okumuş ve modern bir kadınken; 18 yaşındaki kızının öpüşmesini dert ediyor, buna inanamıyor ve erkek arkadaşının kızını terketmesini kızı onunla öpüştüğü için doğal ve haklı buluyor. 

Böyle bir anneye güvenebilir misin bu konuda. Cinsel istismara uğrasan bunu ailenle paylaşabilir misin? Kesinlikle hayır! Çok şükür sokakta popoma el atılması dışında bir cinsel istismara uğramadım; ama uğrayabilirdim de işte o zaman ailemle işler çok karışık hale gelebilirdi; beni suçlamazlardı ama eminim kahrolmanın yanısıra bundan utanç duyarlardı. O ilk popoma el atılışını da hala dün gibi hatırlarım ki; hafızası kuvvetli olmayan biriyimdir. Evet benim için bir travmaydı; ve evet ailem bunu hiç bilmedi. Eve dönmüş, inanılmaz utanmış, sıkılmış bir haldeydim. Gidip yattığımı ve usul usul ağladığımı hatırlıyorum. Günlerce etkisinden kurtulamamıştım, ve ailemde muhtemelen bunu genel bir durgunluk hali olarak nitelendirmişti.  

Evlenmeden önce cinsellik bizim ailenin asla kabul etmeyeceği bir durum olmuştur; söz konusu bile olamaz. Hele hele çocuk evlenmeden; açık seçik böyle bir durum yaşanırsa evlatlıktan reddedileceğim söylenmiştir bana. Sıklıkla sormuşumdur; ya böyle bir şey olursa hani olur ya şeytana uyarsami çok seversem; konusu dahi olamaz yaklaşımıyla karşılaşmıştım. Çok kez binbir senaryo ile gittim karşılarına, her seferinde oldukça sert tepkilerle karşılaştım; babamın anneme nazaran daha yumuşak olduğunu bile söyleyebilirim :) Yani insan üzülür ama evladından vazgeçmez gibi söylemleri olmuştur; ben de içimden hımmm demek ki böyle bir şey olsa ilk önce annemle değil babamla konuşmalıyım diye düşünmüşümdür. 




Bir yakınımız çocuk yaşta 7-8, tecavüze uğramıştı; okul dönüşü. Bu ailenin en büyük sırrı olarak kaldı. Herkes kahroldu elbette; ama kimse birbirine dahi söylemedi. Daha birbirine bunu söylemeyen insanlar sizce mahkemeye,hukuksal sürece başvurmuştur. Hayır elbette! Hoş bunu hala anlayabiliyorum; malesef ülkemizde hukuk tam anlamıyla çökmüş durumda; bu tip durumları hukuka taşımak demek; olmadık bir biçimde ayyuka çıkmak demek, başının ağrıması demek! Kendi isteği ile birlikte olmuş damgası bile yiyebilirsin veya tecavüzcün iyi niyetten indirim alır; ve aslında hiç bir şey olmayabilir, sen daha da derin izler alırsın! Ama yine de elbette; hukuksal hakları da iyi bilmek ve güvenmek gerekiyor. Sessiz kalmak da hiç doğru değil. 

Pınar Mermer; bedenin yaşadığı şeyi unutmayacağını söylüyor; buna tamamen katılıyorum. Zihinlerimiz belki de kendini savunma mekanizması olarak bir şeyleri unutuyor veya hatırlamakta zorlanıyorken; bedenlerimiz hiç bir şeyi unutmuyor. 

Kim ilkokul veya ortaokulda sınıf arkadaşları tarafından uğradığı cinsel istismarı ailesine veya öğretmenine anlatmıştır? Sizin hiç başınıza gelmedi mi; bir sınıf arkadaşınız eteğinizi kaldırmaya çalışmadı mı veya bacağınıza, oranıza buranıza dokunmaya çalışmadı mı? Ben bizzat yaşadığım gibi çok kez de buna tanık oldum; lakin ayıp bir konuydu işte; utanıyordun ve kimseyle paylaşamıyordun; en fazla yakın bir arkadaşına; biliyor musun Ali benim eteğimi kaldırdı demişsindir ve bunu söylerken bile utanmışssındır; o da bunun bir sır olduğunu, kimseyle paylaşılmaması gerektiğini bilir. 

Kaç kadın evlenmeden önce sevdiği adamla cinsel ilişki yaşayıp; bundan bir parça olsun utanmamıştır veya yapılmaması gerektiğini düşündüğü bir şeyi yaptığını hissetmemiştir. Kaç kadın o ilk tecrübede birşeylerin ters gittiğini hissettiği halde, iç sesi bunu söylediği halde; o sesi duymamazlıktan gelmiştir. Niye tıpkı seminerde söylendiği üzere; çocuklara iç seslerine güvenmesi öğretilmiyor da ondan. Oysa çocuğun her ne söylüyor olursa olsun isterse tamamen hayal ürünü olsun; ona inanmalısın! Bu benim yegane önem verdiğim bir nokta. Asla etrafa değil; çocuğum öğretmenine, ona benim dışımda bakan biri veya birlerine değil; ben evladımın söylediğini doğru kabul ederim; zira doğru olmadığını öğrenirsem, anlarsam; altındaki nedene bakarım; ki genelde doğru söylememenin altında, korku ve güvenmeme vardır. 

Bize bedenlerimizin özel ve değerli olduğu öğretilmedi; aslında bu söylenmeye çalışıldı ama doğru bir iletişimle değil! Bize cinsel organlarımızı açıkta bırakmak ayıp olarak öğretildi; kapa kapa ayıp! Oysa ayıp yerine; eğitimde de söylendiği üzere; bedenin özel ve değerli olduğu öğretilseydi, belki herşey bambaşka olurdu. Cinsellikte de böyle; bedenimizi paylaşacağımız adamın aynı zamanda ruhumuza da değeceğini bilseydik, bu nedenle cinsel ilişkinin önemli ve değerli olduğunu öğrenseydik; bir çok üzüntüyle yaşanan cinsel deneyimler belki de ortadan kalkardı. Düşünsenize; ayıp& günah diye büyüyen bir kadın, sevgilisiyle birlikte olup bundan hoşlanmadığında; düşüneceği tek şey; anne babasının ne kadar haklı olduğu olacaktır. Dünyanın en güzel duygularından biri olan şey  bizim toplumumuzda kirlenmek olarak nitelendirilmekte!

Cinsel istismarının en fenası elbette bir çocuğa yapılanı; çünkü çocuklar çok savunmasız, çünkü çocuklar çok masum; ama ben iş hayatında da bunun fazlasıyla yaşandığını gördüm ve görüyorum. Peki biz koca kadınlar ve adamlar, yetişkinler; iş hayatında belki bizzat yaşadığımız belki de şahit olduğumuz bu durumlarda ne kadar cesuruz; ne kadar özgüvenliğiz. Gözlemim; insanların daima bundan utanç duyduğu ve paylaşmayı asla tercih etmediği ve hatta kendini suçlu bulması. O eteği giymemeliydim, o bluz sahi adamı tahrik edecek kadar açık mıydı? Ben ne yaptım da başıma bu geldi duygusu! İşte bunların hepsi çocuklukta beynine kazınanlardan ibaret! 




Malesef; tehlike sanılandan daha yakın gerçekte; sizin güvendiğiniz ama çocuğunuzun rahatsız olduğu birileri olabilir; çocuklar çoğu zaman yetişkin olana ve baltanana kadar, iç seslerine güvenen bireyler; diyelim ki çocuğunuz birine yaklaşmak istemiyor; siz aaa lütfen Ayşe teyzene bir öpücük ver, aaa hadi ama Ahmet amcanın kucağına çık bakalım. Çocuk istemiyorum dediğinde veya beden diliyle huzursuz olduğunu hissettirdiğinde bunu görmezden gelirseniz; cinsel istismarın yolunu açmış, farkında olmadan destekçisi olmuş oluyorsunuz. Aman dikkat! çocuklarımızın beden dillerini iyi gözlemleyelim ve istemedikleri şeylere zorlamayalım onları. Başkasından çok çocuğumuzun ne istediği ile ilgilenelim, saygıyı önce çocuğumuza sonra etrafımıza gösterelim. 



Aslında tüm bunları temelinde; toplumumuzun çocuğa bakış açısı ve hayatta çocuğu konumlandırdığı yer var. Malesef; toplum olarak çocuklar baş tacımız değil! Önem sıraları oldukça geride. Ciddiye alınmayan "çocuk işte" diye bakılan bir noktadalar. 

Diyeceğim o ki; anne&baba olmak sorumlulukların en büyüğü ve herşey aile içinde başlıyor, her şeyin temeli ailede; işte bu nedenle çocuklarımıza cinselliği ilk öğreten biz olmalıyız, sorularını geçiştirmek yerine uygun bir dille cevaplandırmalıyız ve en en en önemlisi onlara güvenmeli ve bunu sonuna kadar onlara hissetirmeliyiz. 


Dilerim, tüm çocuklar hakettiği değeri, güveni yaşayarak büyürler; tüm kötülüklerden uzak, tüm iyiliklerin ve iyi insanların üzerlerine olduğu bir hayat yaşarlar! Lüfen duyarlılığımızı yitirmeyelim, sadece kendi evladımızı değil, tüm evlatları koruyalım!



5.09.2013

Kendi Adıma Nedenini Bulamadığım Tek Şey: Dövme&Tattoo



Hiçbir zaman dövme tutkum olmadı; hatta dövmeyi sevmem bile, vücudunun tamamı dövme kaplı insanlara hayret ederim ve bakmamayı tercih ederim. Dövme yaptıranların ruh hallerini merak ederim ve yakınımda biri yaptırırsa hemen sebebini sorarım; çoğu zaman tatmin edici bir cevap almam; seviyorum derler genellikle.

Güray'la da hep konuşmuşuzdur o da yaptıramayacağını söylerdi; ikimizde hep şunu dedik; ya sıkılırsak, bunun geri dönüşü yokki, ya yaptırdıktan sonra beğenmezsek. Ben mesela sürekli aynı şeyi görmekten sıkılabilirim; bir de mesela omzuna koluna yaptıranların bazı kıyafetlerde ucunun veya bir kısmının gözükmesi estetik ve güzel gelmiyor bana. 

Bir ara, yıllar önce, bu kadar moda olmamışken, evlilik yüzüğü yerine isim yazdırma hayalim vardı; lakin bunu Güray asla kabul etmezdi ki, etmedi de zaten; ben de çok düşkün olmadığım için dövmeye ve bu tek hayalim olmadığından ısrarcı olmadım. Şimdilerde en çok gördüğüm dövme turu; bileğe kola yazılan çocuk isimleri. Güzel buluyorum ama herkeste görmek fason etkisi yapıyor. 

Sanki son zamanlarda dövmeli olmak değil de dövme yaptırmamak daha orjinal bir hareket gibi. 

Günlerden bir gün hayatta beni bugüne dek en şaşırtan süpriz ile karşılaştım; kocam dövme yaptırmıştı. Evli olunca ve birbirini uzun yıllar tanıyınca 5 aşağı 5 yukarı olabilecek süprizleri biliyorsun, tahmin edebiliyorsun; veya hiç aklına gelmediyse de karşılaşınca şok etkisi yapmıyor. Güray yaptırmadan önce arada hep dövmeyle ilgili muhabetlerimiz oluyordu; ama ben yine de hiç hissetmedim ve tahmin edemedim; çünkü hep yaptıramayız diye konuşuyorduk. 



Dövmeyi gördüğüm gün son derece sıradan bir gündü; Güray eve geldi üzerinde uzun kollu, koyu renk bir gömlek vardı; eve gelir gelmez soyunup dökünen biri değildir, yemek yenir, biraz dinlenir sonra duşa gireceği zaman soyunur; yemekten sonra duşa gireceğini söyledi; Aren rahat bırakmayacağı için ben Aren'i alıp yukarı kata anneanneye çıktım; yarım saat sonra duştan çıkmış olabileceğini tahmin ederek eve indim, kapıyı açtım ve aman Allahımmmm dövmesini kremleyen bir adam; şoka girdim, gerçek bir şoktu, Aren bile çok şaşırmıştı. Baba bu bu bu demeye başladı çocuk :)

Ben inanamıyorum sana ne zaman yaptırdın, acıdı mı nedir bu gibi soruları tekrarlayıp duruyordum. Önce bana dair hiçbir şey yok diye bayağı bir bozuk attım. Oysa Güray kılıcın T harfi şeklinde olduğunu özellikle bunu yaptırdığını söylüyordu; Aren'in altındaki yeride özellikle boş bıraktırmış, 2. bir çocuğumuz olursa onun adını da oraya yazdıracakmış; çok uzun sürmüş bu dövme ve canınn çok acıdığı noktalar olmuş; bence sen dayanamazsın da dedi :) Bu dovmeyi kendisi çizmiş; kanatlar özgürlüğü, kılıç gücü temsil ediyormuş ve T harfine sarılan evladımızın ismi. 

Bir anda dövme sever oldum dermişim :) Yok dövme sever olmadım ama bu dövmeye gözüm çok alıştı; sanki Güray hep bu dövmeyleymiş gibi; insanlar ilk gördüğünde ben hep hee evet dövmesi var di mi gibi bir tepki veriyorum, o kadar alışmışım yani dövmeye. Aren bile öylesi alıştıki, orada yazanın Aren olduğunu biliyor ve arada baba Aren'i aç diyor :) 

Bir müddet Aren büyüyüp anne neden babam benim adımı dövme yaptırdı da sen yaptırmadın derse ne derim diye düşündüm; oğlum ben seni gönlüme yazmışım, sen benim içimden çıktın o yüzden dövmem yok derim diyorum :) Aren bununla tatmin olur mu bilemiyorum tabii :)



BÖYLE DURUMLARDA VAR TABİİ :)
Sonra hep düşünür oldum; bir dövme yaptırsam ne yaptırırım diye. Ne dövme yaptıracağımı biliyorum da dövme yaptırmalı mıyım onu bilemiyorum. Yani sırf kocamın dövmesi var diye dövmem olmalı mı? Hala neden dövme yaptırmalıyım, bir insan neden dövme yaptırmak ister onu bilemiyorum. Diğer tüm insanları ve sebeblerini geçtim; kendime niye sorusunun cevabını veremiyorum. Bu sorunun cevabını bulduğum anda yaptıracağım dövme muhtemelen aşağıdakilerden biri olacak. 

Fotoğraflara geçmeden önce; dövmeyle ilgili okuduğum en iyi yazı Kaan Gurorel'e ait Dövmeler yazısı, yazının tamamı için tık tık. Yazıdan bazı alıntılar yapmak istiyorum; (Bu arada bu blogun sahibini hiç tanımıyorum; tesadüfen karşıma çıkmış bir yazı. Hoş ben tesadüf denilen şeye inanmam; benim zihnimde neden sorusu dönüp duruyorken, karşıma bu yazı çıktığında göre vardır elbet bir sebebi)

"Benim de bir dövmem olsun diye dövme yaptırılmaz. Yaptırılmamalıdır.
O güne kadar hangi dövmeyi yaptıracağı hakkında hiç düşünmeden, ömür boyunca bedenindeki o dövmeyle yaşayacağının bilincine varmadan herhangi bir dövmeciye gidip, katalogdan seçilen bir dövmeyi yaptırmak, üzeri yazılı bir tişört satın almaktan pek de farklı değildir. Üstelik asla çıkaramayacağınız bir tişört. "  Böyle söylüyor Kaan Guroler ki ben de buna inanıyorum; şuan benim de bir dövmem olsun da öteye geçen bir nedenim yok, o yüzden de yaptırmıyorum işte.

Dövmeniz sizin tarafınızdan seçilmiş, sizi temsil eden, sizi utandırmayacak, zaman içinde anlamını yitirmeyecek, yaşlandığınızda bile size ait kalmayı başarabilecek bir dövme olmalıdır. Günlük moda akımlarından, anlık duygusal dalgalanmalardan, popüler figürlerden, gelip geçici siyasi trendlerden uzak durmanız gerekir dövmenizi seçerken. Bu seçim o kadar önemlidir ki, aslında kim olduğunuz, kendinizi nasıl gördüğünüz, nasıl ifade ettiğiniz hakkında hiç bir özgeçmişte olamayacak kadar net ve kesin bir bilgi verir dövmeniz. Sahi böyle değil mi?

İşte bu yüzden dövmeniz ilk gençlik yıllarınızda yapılmamalıdır bedeninize. Dövme taşımanın, kişiliğiniz ve yaşamınız hakkında gözardı edilemeyecek kadar önemli bir sorumluluğu vardır. Kişiliğiniz oturmadan, kendinizi tanımadan yaptıracağınız bir dövme sizi pişman edebilir. İşte bunu ben de sıklıkla düşünüyorum; ve bir çok gencin şimdilerle heyecanla, hevesle yaptırdıkları dövmelerden yıllar sonra bıkıp, pişman olacağını düşüyorum. 


Sildirdiğiniz her dövme kişiliğinizden ödün vermektir aslında. Pişmanlık izidir. Oturmamış karakter işaretidir. Silinmiş dövme izi de, en az dövme kadar bilgi verir hakkınızda. Kararsızlığın, tutarsızlığın işareti olarak algılanır. Sizinle ilgili algıya, zayıflık ve tutarsızlık notu olarak düşer. Üstelik silinmiş dövme iziniz, kesilmiş bir kol gibi hep kendisini hatırlatacaktır size. İşte bu! Ben bir dövme yaptırsam ve kocamın adını yazdırsam mesela; o dövmeyi ayrılsak bile sildirmem; çünkü pişmanlık duymam ve o benim bir dönemimin simgesidir; evladından vazgeçiyor musun boşanınca, evladın da kocanın bir parçası en nihayetinde. Kocamın ismini görmek o saatten sonra bana geçmişimde yaşadığım büyük aşkı ve evladımı hatırlatacaktır; başka da bir anlamı olmayacaktır. 

Yazının tamanımı okumanızı öneririm; tıpkı Kaan G'nin söylediği gibi, özellikle dövme yaptırmak isteyen ergen bir çocuğunuz var ise mutlaka okutun. 

Gelelim benim yaptırmayı düşündüğüm dövmeye; bir ağaç figürü yaptıracağım yaptırırsam, muhtemelen de aile ağacı olacak. Boynumda taşıdığım bir kolyem var, hiç çıkarmadığım, en sevdiğim kolyem de bir aile ağacı üzerinde isimlerimiz yazıyor; o kolyenin de ufak bir boş kısmı var, başka bir evladımız daha olur ise onun da adı oraya yazılmak üzere. Bir de siyah bir dövme yaptırmayacağım eminim; mutlaka renkli bir dövme olacak, ağaç düşündüğüm içinde yeşil olacaktır. 






Veya 



Kendi adıma dövme yaptırmak için bir neden bulursam; benim bileğimde göreceğiniz dövme bunlardan biri olacaktır; muhtemelen de ilk sıradakinin renkli hali olacaktır. 

Yazıyı yine Kaan G'nin yazdığı bir bölüm ile bitirmek istiyorum; 

Tabii bu demek değildir ki dövmesiz yaşamayı tercih edenler daha az cesur, ya da daha az maceraperesttir. Dövmesizlik de en az dövme sahibi olmak kadar kişilik sergilemektir aslında. Dövme yaptırmamayı tercih etmek de bir kişisel ifade biçimidir son tahlilde.