26.02.2013

Montesorri Tek Alternatif mi?




Aykırı olmak, kılçıklık olsun diye yazmıyorum. Montesorri ile alıp veremediğim de hiçbir şey yok. Oldukça önemli, alternatif bir eğitim methodu olduğuna da inanıyorum ve ben de bir çok alanda faydalanıyorum. Lakin, tek alternatif olduğuna inanmadığım gibi tek doğru eğitim sistemi olduğuna da inanmıyorum. Dahası fazlasıyla abartıldığını ortaya çok yeni akımmış gibi çıkartıldığını daha da fecisi Türkiye'de kimse tarafından bunca zamandır bilinmiyormuş gibi lanse edilmesiyle alıp veremediğim var. 

Montesorri kelimesini ben ilk ailemin içinde duydum. Annem kız meslek lisesi çocuk gelişimi mezunu. Abimin ilk çocuğuna annem baktı ve sıklıkla Montesorri'ye göre diye cümle kurardı. Yani annem Montesorri methodunu iyi bilen biri. Yardımcımız da aynı okuldan mezun bir anaokulu öğretmeni ve o da Montesorri'yi çok çok iyi biliyor. Tahmin edebileceğiniz üzere bu okuldan mezun olan sadece benim annem ve yardımcımız değil bir sürü insan var. Annem 60 yaşında yardımcımız 38. Aralarında kuşak farkı var; fakat ikisi de bu methodu iyi biliyor. Türkiye'de de bilinmeyen, çok yeni bir kavram değil görüldüğü üzere. 

Bu methodun doğruluğu, yararı üzerine tartışacak değilim. Ama birden bire tek doğruymuş gibi lanse edilmesini ve sırf popüler olduğu için insanların anaokulu, okul ararken daha Montesorri'nin tam olarak ne olduğunu bilmeden bunun peşine düşmesini tartışacağım. 

Popüler olduğu için, çocuklar için tek doğruymuş gibi lanse edildiği için herkes bu methodu uygulayan anaokulları ve okullar peşinde. Oysa bir durup araştırmak lazım. Oysa önce çocuğunu iyi tanımak lazım. 

Montesorri kadar popüler olmayan iki method daha biliyorum ben. Bunlardan biri Waldorf methodu bir diğeri de Regilio Emilia methodu. Ve benim hiç bilmediğim Summerhill methodu. Eminim başka methodlar vardır; ve yine eminim onların da başka yararları vardır. 


Waldorf
Waldorf sanata dayalı bir eğitim sistemi. Montesorri'den sonra en çok bilinen ama asla onun kadar popüler olmayan bir method. İçinde sprituallik de var. Bu methodunun kurucusunun bir sözü var: ""Biz bir insanın var olan düzene uyması için ne bilmesi gerektiğini veya ne yapabilir olduğunu sormamalıyız; aksine herbir insanın içinde ne yaşattığına ve onun içinde neler geliştirebileceğimizi sormalıyız".

Bu eğitim methoduyla ilgili geniş bilgiye şu linkten ulaşabilirsiniz. Waldorf



Regilio Emilia
Bu method'un amacı çocuğun ilgi,yetenek ve becerilerini yine çocuğun kendinin keşfetmesine vesile olmak; aslında bu benim anladığım okuduğumdan. Fazlasıyla araştırmışlığım yok. 

Tüm bu alternatif eğitim methodlarıyla ilgili bilgilere Türkçe olarak alternatif Eğitim Derneği web sitesinden ulaşabilirsiniz, yabancı kaynaklarda sizi geniş bir fikir verebilir. 

Velhasıl; umarım ben kendimi doğru ifade edebilmişimdir. Bence herhangi birşey popüler diye, iyi bile olsa araştırmadan, çocuğunuza gerçekten uygun olup olmayacağını bilmeden karar vermemek gerekiyor. Bir çok anaokulunun veya okulun Montesorri baskısı altına ezildiğini düşünüyorum. Alternatifler içersinde popüler olmayan ama sizin,benim çocuğuma daha çok uyan daha tatmin edici bir method olabilir. Montesorri çocuğunun doğasıyla çok örtüşen bir method. Aslında Montesorri'yi incelediğinizde hiç bilmeden bazı tekniklerini uyguladığınızı görebilirsiniz. Veya çocuğunuzun çoktan doğası gereği, doğal olarak bunu istediğini, talep ettiğini ve uyhguladığını.... 

Bize sunulan her ne ise önce sorgulamamız ve şöyle bir alıp giyip üzerimize olup olmadığını görmemiz gerektiğini düşünüyorum. 


25.02.2013

İç Ses Nedir, Söyleyin Bana




Uzun bir süredir bunu düşünüyorum; iç ses dediğin nedir? Herkesin bir iç sesi olur mu? Ama asıl kafayı patlattığım soru bu iç sesi yöneten nedir? 

Sahi nedir iç ses dediğimiz şey. İçimizden geçen mi, kalbimizle karar verdiklerimiz mi? İçimize sinen şey mi? Anne oldum olalı buna daha da takmış vaziyetteyim. İtiraf edeyim; birine iç sesini dinle o sana en doğruyu söyler derken bir yandan da içimden ay dinlemesen mi acaba diyorum.... 

Benim bir iç sesim var mı yok mu varsa bana doğruyu mu söylüyor yoksa işin içine şeytan mı karışıyor o iç sesim bana şunu söylüyor derken aslında duyduğum şeytanın ta kendisi mi inanın bilmiyorum. Bazen oturup ağlayacak oluyorum ama benim iç sesim yok ki diye, (gülmeyin ya çok ciddiyim). 

İnsan iç sesinin ona doğruyu söyleyediğinden nasıl emin olurki. Mesela siz nasıl emin oluyorsunuz. Nereden geliyor bu iç ses, kalbimizden mi? Ee insanın yüreği hep kendinden yanadır, insanı şımartmaya yöneliktir, kendini doğrulamaya yönelik şeyler söyletir; işte bu yüzden için içine biraz da şeytan karışır bence...

Kim yönetiyor bu iç sesi? Duygularımız mı? Ee o zaman sıçtık, hele duygusalsak iyice tökezledik, boka battık. Duygularımız bizi çoğu zaman en çok yanıltandır. Mantığımız mı bu iç sesi yönetiyor. Ee öyleyse iç sese ne gerek var di mi? Mantıkla ulaşılacak yol herkes için kısmen de olsa aynıdır. 

Mantık ve duyguların en iyi şekilde harmanlanmış halimi iç ses? Var mı öyle birşey. Çok mu içerden geliyor bu iç ses o yüzden mi en doğrusu diyoruz. Eee içimizde farklı bir canlı mı var? 

Ben lafı uzatmayayım; evladım söz konusu olduğunda iç sesimi dinleyesim hiç yok benim. Bilmiyorum çünkü o iç ses denilen şey bana birşeyler fısıldarken duymak istediğim şeyi mi söylüyor, inanmak istediğim şeyi mi yoksa..... 

Aren'in demir değerleri hep sınırda çıkıyor; bir süre demir için klasik damlalardan kullandık çocuk günde 5 posta kaka yapar oldu; dedim bunun yararından çok zararı var çocuğa doktora falan sormadan kestim gitti. Çocuk gayet güzel yemek yiyordu çünkü; haftada 4 gün 4-5 köfte yiyen çocuk bu. Çorbası yemeği kemik suyuna, sebzesini, meyvesini düzenli ve çokca yer. Ee gayet hareketli, canlı ve zekası yerinde. İç ses  miç ses değil kendi kendime karar verdim. 



Sonra beni iç sesim mi şeytan mı dürttü bilemem; ben de bir telaş oldu, bir de Özge'nin nam-ı diğer Komirra blogunun sevgili sahibesinin kızının başına geleni duyunca iyice telaşlandım. Doktorculuk mu oynuyorum ben acep dedim. Gittim kan testini yaptırıverdim. Sonucu bakınca demiri normal sınırlar içersinde diğer kan değerleri de öyle. Allah aldı bizi bir sevinç pek tabii ki ay doğru karar vermişim mutluluğu. 

Sonra az önce doktoru aradı; tamam normal sınırlar içinde ama yüksek değil, şurup verelim dedi. Vallahi devreye iç sesim mi girdi ne girdi bilemeyeceğim. Vermeyelim dedi, Doktora değil tabii, kendi kendime. 

Şimdi soruyorum kendime; bu boşver ya vermeyelim o şurubu kararını bana verdiren bir iç ses mi? İç ses ise bu iç sesimi ne yönetiyor? Bence okuduklarım, duyduklarım yönetiyor. Ben ilaçlarla barışık biri değilim ve ne ironiktir ki bir ilaç firmasında çalışıyorum. İlk aklıma gelen ilaç değildir. Hele normal sınırlar içersindeki bir durumu ilaç ile desteklemek bana saçma geliyor. 

Bunları bana iç sesim söyletiyorsa ee o iç ses benden çok öte birşey değil? Nasıl güveneyim ben bu sese. 

Bu sefer vereyim diyorum şu şurubu, vereyim diyorum vitamini. Sonra yine içerden birşey hooop zıplıyor; verme kızım ya verme, gerek yok diyor. 

Anlıyor musunuz beni? Benim bir iç sesim yok, varsada aklı  çok karışık!!!!!

20.02.2013

Keyifle Yemek Yemek


Sizi Aren'in börek&çay keyifiyle başbaşa bırakıyorum (Arenin çayı sıcak su ve limondan oluşuyor) Kısa ama doyurucu bir video öyle değil mi ;)




İlk kez video yüklüyorum ve sanırım başarısız oluyorum. Video'nun linki: Arenin Yemek Keyfi

18.02.2013

Bir Pazar Günü ve Ömrümün 10 yılı


2 gün dediğimiz, kısacık dediğimiz eni sonu 48 saat değil mi dediğimiz haftasonları biz de inanılmaz yoğun geçiyor. Cuma ile Pazartesi arasında geçen zaman hem çok uzun hem çok kısa. Çocuklu hayata sahip olanlar ne demek istediğimi gayet iyi anlarlar.

Haftasonlarımızı Aren'e göre yaşıyoruz; hem evde vakit geçirmeye özen gösteriyoruz; hem de ev dışında program yaparken Aren'i eksenimize koyarak hareket ediyoruz. Açık havada vakit geçirmeye özen gösteriyoruz; açık havanın, oksijenin uykuya geçmeyi kolaylaştırır teorisinin gerçekleşmesini 16 aydır bekliyorum ama sanki daha çok bekleriz gibi :) 

Haftasonlarını çok seviyoruz, tüm yoğunluğuna,kaosuna ve yorgunluğuna rağmen....



Güne evde çıplak vaziyette başlıyoruz :) Bu pazar bezini de çıkarmış çırılçıplak bir vaziyette koşuyordu :) Böyle Pazar keyfi yaparak başlamıyoruz elbette; bu fotoğraf sabah saat 8 civarında çekildi ve biz çoktan kahvaltımızı etmiş delice ama kelimenin tam anlamıyla delice azmıştık. Güray'ın bir gece önce çocuklu olduğunu unutarak içtiği şarapların ve biraların etkisiyle ve sabah saat 7'de uyanmanın vermiş olduğu dayanılmaz acıyla serildiği bir anda Aren'in yanına gidip eeee ııhhh ıhhh dediği bir kare. Çevirisi yapayım: Uyumak yok baba, gün çoktan başladı böyle yatmayacağız hadi kalk artık


Ya bu kadın ben burada bulur mu acaba? Gözüküyor muyum ben. En en en sevdiği oyun. Saklan&Bul. Hiç mi sıkılmaz bir insan yahu hiç mi aman bırakalım bu oyunu sıradaki demez. Yok bin kere saklan&bul oynayabilir. Babayla oynadıktan sonra sıra annenin suyunu çıkarmaya geliyor. Saklan&Bul oynuyoruz.




Sonra ev bu hale gelince tamam artık evden çıkmanın vakti gelmiştir diyoruz ve harekete geçiyoruz. Tüm Pazar ev klasiklerini gerçekleştirmiş oluyoruz gördüğünüz üzere :) Dergiler okunuyor, duyda inanma, yere örtü serip piknik yapıyoruz, aman ne piknik ne pknik sormayın :)




Burada ne mi yapıyor Aren; yine bir Pazar klasiği olarak evde Mezzo TV açık (yalan hiç öyle klasik müzik falan dinlemeyiz Arenin klasik cıvıltıları yetiyor bize :)) ama bu Pazar Mezzo açıktı, Aren de burada keman çalanlara dikkat kesilmiş bir şekilde bakıyor. Vayy Vayy Vayyy arkadaş der gibi. Orkestra çok hoşuna gitti ama en çok orkestra şefine bayıldı elbette taklit etmekten geri kalmadı ama çekemedim :(  (Bu fotolar neden yan çıkıyor hiç bir fikrim yok bu arada, kafanızı eğerek bakınız :))




Sonra zaten kendi de evden çıkmanın vakti geldiğini düşünüyor, çoraplarını çıkarıp (fotoya iyi bakarsanız iki yanında çoraplarını görebilirsiniz) ayakkabılarını alıp çekecek ile giymeye çalışıyor. Çıplak nereye gidebileceğini sanıyor henüz keşfedemedik ama şu dakikadan sonra evden çıkmamız en iyi ihtimalle 45 dk klasik ihtimalimizle 1 saat.

Ve evet evi gördüğünüz şekilde bırakarak çıkıyoruz. 

Çıkıyoruz yola; araba versiyonunu da fotoğraflayıp koymak isterim birgün ama bol aksiyon dolu olduğu için bakarken yüreğiniz sıkışabilir.

Bu Pazar rotamız İstanbul Akvaryum'du. Ne yalan söyliyeyim akvaryumları anlamsız bulurum ben; yurtdışında da aman harika aman öyle güzel denilen akvaryumları gezdim, benim için bir anlam ifade etmiyor. Suda yüzden balık işte, cins mins hepsi yüzüyor. Hayır neden akvaryum? Gerçekten cevabını bulabilmiş değilim. Öyle sanat sergisindeymiş misali, su dolu bir camın önüne geçip balıkların bir o yana bir bu yana geçmesini de izlemekten hoşlanmıyorum, kaldıki ne zihnimi boşaltıyor ne de beni hipnotize edip rahatlatıyor.

Ama işte çocuğun varsa herşeyden zevk almaya bakacaksın. Arenin keyif alacağını düşünüyorduk ki öyle de oldu. Ve inanın ben bile etkilendim, beğendim. Eğer gitmediyseniz ve çocukla bu hafta ne yapsakki diye düşünüyorsanız gidin derim. Minik bir hatırlatma oldukça kalabalık oluyor imkanınız var ise haftaiçi sabah erken saatlerde veya haftasonu erken saatte gitmeye çalışın. Kalabalık olması rahat gezmeye engel değil bunu da belirteyim.  Ben ki yukarıda yazdığım üzere akvaryum gezmeyi sevmem bir daha giderim.




Balık demeyi öğrendi ve zevkle izledi. 





Şansımıza köpek balığı besleme saatiymiş. Yapıştı cama ve izlemeye koyuldu. Gördüğünüz gibi kendisi yanlız. Herkes anasıyla babasıyla duruyor, kimi çocuk korkuyor, kimi çocuk babasının kucağından inmiyor. Bizimki annem&babam arkamdamı nerede bunlar bile demiyor. Etraftan uzunca bir süre orada öyle takıldığını görenler annen nerde bakayım senin bile dedi :) Ne zamanki ilginç bir anı paylaşmak istedi; dönüp arkasına bakmak aklına geldi ve babasının kucağına çıktı. Bize de gösterecekmiş köpek balıklarını :) Biraz yavaş mı yüzüyorlar ne gibi bir ifade vardı suratında :)  Tabii bu arada suya atlama girişimlerinden ben de yüzerim ben de köpekbalığı beslerim ben bir aquababy'im dalmışlığım var edalarından bahsetmiyorum. 




Şunu sevdi çocuğum 


Kısa bir mola verdik; susamış. Eee tabii o kadar su gördü çocuğum, doğal. 


Çok mu susadın Arenciğim dediğimizde pozisyon bu :) Bir yandan da ohhh eeeehhh gibi sesler çıkardı. 




Yağmur ormanlarına gelene kadar 2. kısımda pek fazla fotoğraf çekemedim; Aren bana yapışık gezmeye ve nereden aklına geldi hiç bilemiyorum, emen balıkta görmedi, Meme meme anne meme em meme em gibi söylemlerle dolaşıp durdu. Ehh bir noktadan sonra onun içinde olay ee işte yüzen balığa dönüştü. 

Antartika kısmında çok eğlendi, buz kütlesine kaç kez gidip el değdirdik hatta yalama girişiminde bulunduk bilemiyorum, saymadım. Maket penguen ve kutup ayısını kaç kez sevdik. (Bu arada orada koskocaman lütfen oturmayız yazan kısıma çocuklarını oturtanlara gıcık oldum; başka çocuğun oturduğunu gören çocuk da doğal olarak oturmak istiyor. Ben de her seferinde Arenciğim bak burada oturulmaz yazıyor o yüzden oturamayız dedim. Çocuk doğal olarak oturanları gösterip ıhhh dedi. Ben yine yüksek sesle, demek ki onlar bu yazıyı okumamış ve bir daha buraya gelmek istemiyorlar, bozulsun istiyorlar burası dedim. Utanan 1-2 anne çıktı gerisi tınmadı.)



Timsahı görünce evde ona çıkardığımız timsah sesini çıkarmaya çalıştı ve muhtemelen neden yeşil diyeki düşündü. Hakikaten neden çocuk kitaplarındaki timsahlar yeşil?



Peki n'oldu da benim ömrümden 10 yıl gitti. Yoksa yoksa köpek balıklarına yem mi olmuştuk :) Keşke böyle esprili birşeyler olmuş olsaydı. Yine bir haftasonu klasiği olarak, akvaryumdan sonra evde mola verdik, ve anneanne&dedeyi de alarak dışarı yemeğe gittik. Çocukların başına ne gelirse kalabalıkta gelirmiş ya, çünkü herkes bir başkasının ilgilendiğini düşünüyor, işte hiç lafı uzatmayayım, fotodandan anlaşılacağı üzere, gittiğimiz restaurantta kalkmamıza yakın Aren kayboldu. 

Olay şöyle oldu; Güray ve ben dönüşümlü olarak, her zamanki gibi, masaya oturduk, Aren'in peşinde koşturduk. Çok fazla çocuklu aile vardı, ve Aren hepsiyle ayrı ayrı ilgilenmek istedi. Ben de insanları yemek yerken rahatsız etmemek adına çoğu zaman izin vermedim. 

Neyse, yemekler gelip doğru düzgün 2 lokma yiyemeyince annem ben bitirdim sen otur ben ilgileneyim dedi ama zaten yemeğin sonuna gelmiştik :) Neyse ben oturdum birşeyler yedim ama gözüm hep Aren ve annemde çünkü ben oğlumu ve annemi iyi tanıyorum birinin ne kadar hızlı ve çevik olabileceğini, annemi alt edebileceğini biliyorum, bir diğerinin de ne denli "birşey olmaz" yaklaşımına sahip olduğunu. Masadan kalkmaya karar verdik 1-2 dakikadır arkamı döndüm masadaki eşyalarımızı topluyorum; Güray ilerlemiş babam başka telden çalıyor, annem bana doğru dönmüş. Anne Aren dedim? Annem önüne döndü ve Aren yok!!!!!

İşte o an ömrümden giden 10 yıl.... Üzerimdeki attım; ve avazım çıktığı kadar tüm restoranttakileri susturacak kadar Aren diye bağırmaya başladım. Annem çantasını attı bir yana koşturuyor; Güray korkulu gözlerle bana baktı, Aren yok kayboldu dedim. Güray hemen kapıları kapattı. Herkes çocuk kaybolmuş demeye başladı. Babam donup kalmış. Deliler gibi koşuyorum ve oğlumu gördünüz mü diyorum. Herkes hayır diyor, bir yerde kalabalık var ve ilerledikçe çocuğa birşey olmuş diyenleri duyuyorum ve yere yığılmak üzereyim. 

İlerliyorum, ilerliyorum. Masanın birinde iskemleye çıkmış kızın biriyle sohbet halinde Aren'i görüyorum, az önce gitmesine izin vermediğim masa, Areni kucağıma alıyorum ve dünya duruyor benim için, deli gibi ağlamaya başlıyorum. Aren herşeyden habersiz, ya 2 çift laf edecektik kızla şaşkınlığında ne oldu ki neden ağlıyorsun ki gibi bakıyor ve ağlamak üzereyken Güray müdahale ediyor, kendine gel diyor bana ve Aren'i kucağına alıyor. 

Annem mi, ölüp ölüp dirilmiş çantasını yere attığının bile farkında değil ama bana restaurantta nereye gidebilirdiki kızım diyor. Nereye mi!!!! Her yere!!! Başına herşey gelebilirdi. 

Dün akşamdan beri kendimde değilim; çocuklarını kaybetmiş anneleri şimdi daha iyi anlıyorum. Allah kimseye yaşatmasın ve Allah tez vakitte herkesin evladını ailesine sağ sağlim bağışlasın!....


15.02.2013

Özlüyorum...




Sen söz konusu olunca hiç bildiğim hiç yaşamadığım şeyleri özlüyorum. Her duygum başkalaşıyor, farklı anlamlar kazanıyor. Bazen sırf bu yüzden zaman çabuk geçsin istiyorum; sonra bunu istediğime üzülüyorum, seninle anın tadını çıkarmalıyız diyorum. Zihinimde ve kalbimde bir sürü anı biriktirmeye çalışıyorum; kalbimin gözüyle zihnimin makinasıyla fotoğraflarını çekip aklımın en güzel köşesine koyuyorum.

Çok değil 1 yıl sonrasını düşünüp özlüyorum şimdiden mesela. Büyüdüğünü benimle sohbet ettiği düşünüp o hiç yaşamadığım anı özlüyorum, gözlerimi dolduruyor bu hiç yaşamadığım anların duygusu, sıcaklığı. Ama biliyor musun sana hamile kalmadan öncede seni düşler yine seni özlerdim ben. Anne olmak benim için belki de en çok özlemek kelimesiyle eşleşiyor. 

Daha da büyüdüğünün hayalini kuruyorum; elele dolaştığımız birlikte oyunlar oynayıp kahkahaya boğulduğumuz anlar var mesela zihnimde, delice özlediğim. 

Okula gideceğin günleri düşünüyorum; seni okuldan alıp eve birlikte gireceğimiz günler var özlemimde. Nasıl tartışırız, nasıl barışırız onları düşünüyorum mesela. Benim annem'le başlayan, kuracağın cümleleri düşünüyorum. Bana gelip sebebsiz sarılacağın canım diyeceğin anları. Öyle zamanlar olacak ki beni neden sevdiğini bile bilmeyeceksin; hatırlamayacaksın beni emdiğin anları, geceleri uyanıp illa da annem olsun demeden uykuya dalamayışlarını ama ben hatırlayacağım bunları ve sana tıpkı o anlarda olduğu gibi sarılacağım, kulağına fısıldayacağım. 

Elbette benden kopacağın anlarda gelecek kanatların olacak çünkü senin, uçup gideceksin ama eğer sana bir kök vermeyi başarırsak; elbette köklerinin olduğu yere sıklakla uğrayacaksın. Sen uçup gittiğinde ben o zihnimdeki fotoğraf karelerine tek tek bakacağım ve seni özlemeye devam edeceğim. 

Eve girer girmez seni çok özledim diyorum ya işte o an bile senin 2-3 sene sonra seni çok özledim anneciğim cümleni özlüyorum; belki de hiç söylemeyeceğin bir cümle olacak kimbilir ama ben özlüyorum işte o anları....

Bazen iş yerinden çıktığımda senin benim iş çıkışıma geldiğini hayal ediyorum mesela sen de üniversiteden çıkmışsın; ana-oğul alışverişe yemek yemeye gidecekmişiz. Baban da sonra bize katılacakmış belki o da kızıyla çıkmıştır ailece günü sonlandırırız. Benimle sohbet etmeye bayılıyormuşsun, Anne biliyor musun diye başlayan cümlelerini özlüyorum. Anne sence ne yapmalıyım diyen cümlelerini. Teşekkür ederim anne şimdi rahatladım diyen cümlelerini özlüyorum. 

Bazen düğün gününü bile düşünüyorum ve o andaki hallerimizi bile özlüyorum. Delirdin mi anne sen dersin muhtemelen bunları okusun; evet delirdim. Evladın olunca sen de anlayacaksın bunu.

Nasılki şimdi enerjim yetmiyor sana kimbilir belki o zamanlarda da aklım fikrim ve ben yetmeyeceğim sana. Ama sevgim yetsin istiyorum; seni sevdiğimi hisset, bil ve bu sevgiye hep ihtiyaç duy istiyorum çünkü benim sana hep ihtiyacım olacak. Sen benim için o daha içime bile düşmeden sevdiğim, sevgiyisine ihtiyacım olan olarak kalacaksın. 

Seni ve sana dair ne varsa özlüyorum ve seni daima seviyorum.



14.02.2013

Yüksek Enerjili Çocuk ve Onun Düşük Enerjili Annesinin Maceraları :)



Daha önceki "Yetenegimi Keşfet Yaratıcılığımı Geliştir" yazımda yüksek enerjili çocuklarla ilgili yazacağımı söylemiştim.  Yazı dizisine başlıyoruz bakalım....

Yüksek enerjili çocuklar neye benzer? Görünüşte, yani sabit durdurken, başka çocuklardan hiçbir farkları yok; en fazla  eli kolu bacağı hareket halindedir hala :) 

Yüksek enerjili çocuklar tepkilerinde oldukça hareketli veya güçlü&yoğun olurlar. Her ikisinin bir arada olduğu yani, hem hareketli hem de güçlü&yoğun oldukları da olur. 

Yüksek enerjili çocuklar her zaman hareket halindedirler. Yürümekten çok koşarlar ve yemek yemek, dinlenmek veya altını değiştirmek için durmazlar. 

İşte benim oğluma en çok uyan satır. Yürümüyor koşuyor hep bir acelesi var sanki. Dinlenmek nedir bilemiyor, masada öylesi kısa süre oturuyor ki şaşarsınız hani oturmasıyla kalkması bir oluyor ama o sırada işini görüyor. Altını değiştirmek mi? Abarttığımı düşünebilirsiniz, buyrun bize bekleriz :) Mümkün değil altını değiştireceğimizi önce anons ediyoruz, sonra artık 30dakika mı desem 1 saat mi keyfini bekliyoruz. Diyelim ki keyfi geldi, işlemi hızla yapmaya çalışıyoruz ama kertenkele mübarek, hop kalkmış oyununa başlamış bile. Ne diller döküyoruz ne diller ki çoğu zaman ayakta bağlıyoruz bezini ona bağlamak denirse. Bu esnada sergilediği güçlü tepkilerinden bahsetmek bile istemiyorum!

Eğer ebeveynin böylesi yüksek enerjisi yoksa bu durum  ciddi zorlu bir mücadele haline geliyor. 

Yüksek enerjili çocukların tepkileri de oldukça güçlüdür; örneğin heyecandan yerlerinde duramayıp zıp zıp zıplayabiledikleri gibi kimi zaman öfke nöbetleri de geçirebilirler. İşte böyle durumlarda siz de duygularınızı aynı güç ve yoğunlukta yaşarsanız o zaman herşey daha da zor bir hal alır. Arenin de tepkilerini çok abartılı bulurum yahu bir insan duşa gireceğim diye delirip evin içinde aaaa diye koşar mı veya duşa kabinin önünde zıplar mı? Anlatırken size o enerji geçmiyor olabilir ne var sevinmiş işte çocuk diyebilirsiniz; buyrun yine sizi bize bekleriz :)


Böylesi enerjiye sahip çocuklara ebevenylik etmek zorken; şöyle iyi bir taraf vardır: Yüksek enerjili çocuklar değişimlere ve yeniliklere hızlı ayak uydururlar, bunun için de ebevenylerinin koydukları yeni sınırlara adapte olmaları kolay olur. Ben bu cümlede de oğlumu buldum gerçekten yeniliklere çok hızlı adapte oluyor ve kolaylıkla ayak uyduruyor. Sıradaki bu mu hımmm tamam o zaman buna göre yaşarız gibi bir tavrı var. Örneğin 2 gün önce yer yatağına geçtik; hiç itiraz etmedi, demek bundan sonra böyle gibi bir tavır takındı ve işin içindeki eğlenceli yana odaklandı. 


Yüksek Enerji'li Çocukların ortak özelliklerine bakarsak: 






Yukarıdaki tabloyu hazırlarken Aren'i yazıyorum gibi hissettim. Yemek konusunda aynen yazıldığı gibiyizdir; Aren atıştırmaya bayılır, mama sandalyesinde geçen zaman ona göre boş zaman. Mutlaka bir atraksiyonu vardıri ayağa kalkar, oturduğunun 5. dk aşağıya inmek ister ve benzeri. 

Uyku konusunda derdimi sağır sultan bile duydu, eğer siz duymadığsanız sizinle sanal veya gerçekte hiç tanışmamışız demektir :) 

Aren başka çocuklarla oynamayı gerçekten seviyor ama enerjisi biraz düşük olan, aslında kendisine göre düşük olan, çocuklara sinir oluyor ve gidip onları dürtüklüyor; örneğin hiçbir çocuğun oturmasından hoşlanmaz yanına gider dürter dili çözülse heyyy arkadaşım kalksana buraya oturmaya mı geldik diyecek :) Anneler bahane bulmaya çalışır ya; hırçın olduğu zamanlarda ben hep "ahh dili çözülmediği için böyle derim". Ama bakın bahanem gerçekmiş. Kısa bir süre öncesine kadar ciddi saç çekme sorunumuz vardı, umarım geçmiştir. Bir de iphone ipad ve TV'dan hiç hoşlanmaz Aren. Önüne koy ipadi ver iphone bir nefes al durumunu yaşayamayız. Babası TV'nun çok da zararlı olmadığını düşünüyor ve bir çok babanın oyalama tekniği olan TV açıyor baby tv elbette,şöyle bir 10-15 dk bakıyor o da şarkı ve ilgisin çekeceğ bir hayvan vb varsa yoksa hooop aşağıya, tırmanmaya atlamaya. 
Kuzeni ipad'le oynamaya çok meraklıdır; ne zaman bir araya gelsek Aren gidip ipadın üzerine oturuyor veya Göknar'ı rahatsız ediyor tavır aynen şu: Hey dostum bırak o abuk şeyi gel saklan&bul oynayalım, koşalım, evi dağıtalım :)

Motor gelişimi konusunda erkenciydi hep; çünkü hep çok meraklı oldu. Bazı konularda bizi kıskandığını bile düşünüyordum şunlara bak ya nasıl yapıyorlar o işi gibi bir ifadesi olurdu yüzünde.

Kendine güven benim için dertli bir konu. Gerçekten gözü çok kara ve müdahale ettiğimizde deliye dönüyor; bu nedenle maksimum güvenli ortamlar yaratmaya çalışıyoruz. 

Aren bir ortamı severse arkasına bakmadan orada durur, dönüp anne bile demez, kafasına göre takılır. Zira sen oğlum napıyorsun ya bir selam ver bir dön bak arkana dersin kızar sana ehhhhh der. 

Tuvalet konusunda da çok meraklı; gün içinde birkaç kez çıkıp oturur çiş, öggh falan der. Yapmış gibi el sallayıp sifonu çektirir. Üzerine gitmiyorum henüz erken, olsa nolur ki gerek yok 20 aylıkken hafiften başlarım diyorum. Malum bu çocukların üzerine gidilmeye gelmiyor:)

Bu devirde enerjik olmayan çocukla pek karılaşmadım.  Ya çocukların çoğu enerjik ya da biz ebevenylerin enerjisi gerçekten çok düşük :) Yüksek enerjili çocuğun enerjisi, enerjisi yerinde olan çocuğun enerjisinin 2 katı gibi olabiliyor. Anlatırken çok doğal çocuk işte diyebilirsiniz, bizimki de hareketli abartma da diyebilirsiniz. Yok yok senin cidden enerjin düşük de. Ben de size anlatılmaz yaşanır diyeceğim o halde... Bir tek benim enerjimin düşük olduğu konusunda hemfikirim. Sanırım Allah kendimi de bu konuda geliştirmemi istedi beni bıraksan bir Panda gibi yaşıyabilirim çünkü:)

Bunun babası da böyleymiş diyorlar :) Eve girmezmiş, kapının önüne oturak koyarlarmış orada otururmuş. Neyse babasını da oğlunu da seviyorum. Bir sonraki yazı: Karakter Yapısı mı Yoksa ADHD mi? (ADHD demek, (Attention deficit hyperactivity disorde (yani dikkat eksikliği ve hiperaktivite) demek. ) ve Yüksek Enerjili Çocuklara Ebevenylik Etmek üzerine olacak.















13.02.2013

Çocuğum Sana Aldım Havamı Size Atıyorum :)



Hamile kalır kalmaz alışveriş telaşı da başlar. Şunu da almalıyım bunu da almalıyım. En güzeli olsun aman en iyisi olsun. Çocuğun herşeye ihtiyacı varmış gibi davranılır genelde. Hani nerdeyse ilkokula başladığında giyeceği ayakkabıyı bile alır kıvama gelir insan. Genellikle kocalar bu duruma müdahale eder. Nazik olanlar, hamile karısını üzmek istemeyenler :) "Hayatım buna gerçekten ihtiyaç var mı? diye sorar,  ama büyük bir çoğunluğu "Saçmalama ya, bu çok gereksiz" deyip konuyu kestirip atarlar. (Bunu genellikle ürünün etiketine baktıktan sonra yaparlar)

Hemen hemen blog yazan tüm anne&çocuk bloggerları da mutlaka alınması gereken ürünler, ihtiyaç listeleri, alınması gereksiz olanlar gibi yazılar yazarlar ki bu yazılar gerçekten oldukça faydalı ve yol gösterici olur. Hamileyken ve ilk aylarda benim de bu yazılardan yararlandığım çok oldu. 

Bir de bazı anneler vardır ki; yine ihtiyaç listesinden yola çıkar ve fakat alınabilecek en pahalı, en tasarım harikası ürünü bulma telaşına düşer. Aslında bu ürünleri bebeğine değil kendisine alıyordur. Dün sabah Twitter'da sevgili İrem'in nam-ı diğer Slingomom'ın paylaştığı bir ürün bu yazının ilham kaynağı oldu. Şöyle söyledim: "Bebeğe alınacak ürünler 2'ye ayrılır: bebeğin ihtiyacı olanlar ve annenin hava atmasına vesile olanlar."

Şimdi gelelim bu ürünlere. Özellikle çocuk mobilyalarında inanılmaz tasarımlar var, tasarımlarının enfes olmasının yanısıra fonksiyonel ve uzun ömürlü. Ehh tabii fiyatları da ona göre. Celebrity dediğimiz insanların bunları almasının bence hiçbir sakıncası yok :) bu tarz ürünler eve çok şıklık katıyor, mekanı güzelleştiriyor ama çocukların hiç işi olmuyor bu da bir gerçek. 

Ürünlere geçmeden önce; şayet bu yazıyı okuyorsanız ve bu ürünlerden herhangi biri sizde varsa, ya celebrity'sinizdir ya da çok yakın zamanda olacaksınızdır :) Belki de kendi ailenizin celebritysiniz olamaz mı canım :) Şaka bir yana sizi tanımıyorum elbette almanız ve kullanmanız için gerekli nedenleriniz vardır. Allah daha çok versin; paranız çoktur ve sırf beğendiğiniz için almışsınızdır. Belki de hava atmak istiyorsunuzdur kime ne di mi ?Havam sana güzelim, havam batsın hııhh deyin yeter ;) Kıskanç deyin bana, hıhh paran olsa koşar gidip alırsın deyin. Ama lütfen hakarete varan cümleler kurmayın, kurmayın ki ben de kalp kırmayayım siz de, anlaştık değil mi ;)






Altın emzik gördüğümde şaka sanmıştım ben. Neden, ne için, niye diye hala sorar dururum. Kaldı ki bebeğin emzik alıp almayacağını da doğurmadan bilemez insan. Noluyor altın emzik kullanınca havadan başka inanın bilmiyorum. Sağlığa bir katkısı var mı yok, daha mı hijyenik kesinlikle değil. Sadece daha pahalı daha havalı o kadar. 
Bana hediye gelseydi sanırım nazikçe geri çevirirdim; hoş kocam altınların arasına    koyalım diyebilirdi :)


Bu da dünyanın en pahalı emziğiymi. Tamamen pırlantayla süslü ve altın. İyi para eder değil mi? Eve hırsız girse sadece bebeğin emziğini alsa vallahi 4-5 ay hırsızlık yapmaz adam :) Yanlız bu bebek milleti emziği hunharca kullanıyor onu da hatırlatmak istedim. O pırlantalarla diş kaşır bir yandan çok amaçlı değil mi? 


                                                                                                                       






Yok ben o kadar aşırıya kaçmam ama ne o öyle herkesin kullandığı emziği de kullandırmam çocuğuma diyorsanız. Böyle markalı olanları da var.. DIOR mesela, alın ben de bebeğinizin karşısına geçip şu espriyi yapayım: Ne diyor ne diyor :):)))))






Sling kesinlikle her annenin sahip olması gereken birşey, hayat kurtarıcı Neden gidip Gucci logolusu alınır onu da bilemiyorum tabii. Çok hoş gözüküyor ama bu bir gerçek ;)




Ne yani klasik Avent biberonu mu kullanacaktı sizin çocuğunuz tabii ki D&G falan kullanacak. Dışarı çıkarken şöyle çantanızın kenarına koyacaksınız, markası gözüksün ama sonrada fotoğrafını çekip IG'ye koyacaksınız tamam mı :)


Ama bu erkek bebeğe gider diyorsaniz, kızları da unutmadık elbette bakınız onlara da DIOR var. 










Bu biberonu elimizde tutarken marka kısmını kapamıyoruz tamam mı :)











Bu ne biliyor musunuz? Streil şeysi valla o kadar havalı değilim nesi bilemedim şeydi dedim. UV ile mi ne streil ediyor(muş) biberonları. Bir dünya para. Valla ben mikrodalgada kullanılan Tefal'in strelini aldım ilk 1-2 ay kullanmışımdır sonra sıcak suyla yıkadım bitti gitti. Sanırım Aren bu nedenle mikroplarla cidden kanka oldu. Ayakkabı altı yalamışlığı çoktur; maşallah hiç mikrop kapmadı, ağzında hiç yara olmadı. Ben streilin zorunluluk olduğuna inanmıyorum. Hatta fazla streil'in çocuğa zarar olduğuna eminim. (Doktorunuz konuştu :))




Biliyosunuz bazı markalar bazı diğer markalarla işbirliği yapıyor ve kendi logosuyla bebek ürünü çıkarıyor. Bu da onladan biri pusetin orasında burasına Porsche amblemi ve logosu var. Ee tarzda sanırsın ki çocuğu sokakta bahçede parkta gezdirmeyeceksin de uzaya çıkıyorsun. Yollarımızda pek güzeldir zaten gez dur işte. Çocuğun eline de ver Porsche arabanın anahtarını tam olsun. Porsche'un yoksa bunu neden alırsın di mi ama :) Hani olsa anlarım zaten havan binbeşyüzdür. 






Porsche'um yok o kadar aşırıya kaçmam diyorsan bak böyle çok ilginç süper pahalı birşey var. Gece gezmelerinde de kullanabilirsin akşam oldumuydu kendiliğinden yıldızlar falan çıkıyor tepede bebekte uyuyor, inandın mı :)

Sıra geldi mama sandalyelerine, aaa lütfen ama savoroski(yanlış yazmışımdır muhtemelen) taşlı mama sandalyen olmazsa olmaz. Hadi şimdi hemen evdekini değerlendir. Al taşları züccaciyeden silikon tabancasıyla yapıştır sonra hemen git yemekteyiz programına başvur :) Masanı kurarken savoroski taşlı tabaklarını koymayı hatırla ;)








Tabii ki de erkek bebekleri unutmadım.Ona da böylesini alıyorsunuz. Evde barınız vardır arada bir önüne oturtun da çocuk şimdiden bar kültürüne alışşsın malum Porsche bebek arabası olan Gucci slingle dolaşan bir bebeğin DNA'sında Playboy olmak vardır öyle değil mi ;)











Tasarımını çok beğendim. Aslında iyi bir mobilyacı yapar bunu evinize gelenlerde ayyy çok değişik ay harika nereden aldın der :) Keke iyi tasarım bebeğin uykusunda etkili olsaydı vallahi de billahi de banka kredisi alır yine de alırdım :) Şaka mı sandın ciddiyim ya ciddiyim. 




Bir de bunun tasarımına bayıldım. Hem yatağa da dönüşüyor. Tasarım bizi yansıtıyordu değil mi :) Güray 2. çocuk için düşünsek mi bunu sevgilim ;)



Banyo saati. Tabii ne yani legende mi yıkayacaktın çocuğun için en iyisi alacaksın. Şunun parasına evine yeni bir banyo yaptırırsın ama çocuğun herşeyden önce gelir tabii :)








Yok ya yukarıdaki pek havalı değil hem benim kızım var diyorsanız o zaman bu taşlarla süslü olanını alacaksınız. Ayyy ne parlak ne güzel. Sonra o kız çocuğu büyüyecek adı SS olacak (çözün bu kodu sormayın lütfen :))












Ve tuvalet eğitimine sıra geldi. Size de bu yakışırdı zaten ;) erkeklere yönelik tasarımı özel olan pahalı bir lazımlık bulamadım herhalde ayakta işlerini görebilmelerinden ibarettir ;)












Buraya koymadığım şeylerden biri marka bebek çantaları oldu. Lakin ben de çok iyi bir markanın bebek bakım çantasını istiyordum elbetteki hava atmak için kime mi kendime :) Severim çantanın pahalısını, kalitelisi ee ben de bir kadınım nihayetinde. Kocam da tamam demişti aslında. Hoş ben bu çantayı hamile kaldığım anda istedim 9 ay boyunca emin misin onu mu istiyorsun falan dedi sonra kullanılacak mı o çanta falan dedi :) Doğum yaptığım hastaneye yakın bir alıveriş merkezi ve o markanın mağazası vardı. Gideyim alayım dedi, gaflet anıydı beni bırakma dedim. Deyiş o deyiş kaldık mi Adidas sırt çantasına. (Neyseki sonradan oğlumun şansına bir marka çanta kazandıydım) 


Herşey bir yana dilerim tüm anneler bebeklerine gönüllerinden geçen herşeyi alırlar. 

12.02.2013

"Yeteneğimi Keşfet Yaratıcılığımı Geliştir"



Oyna, Yarat, Keşfet


10 Şubat Pazar günü İnternetannelerinin  Renkli Ada'da düzenlediği Pınar Mermer'in vermiş olduğu "Yeteneğimi Keşfet Yaratıcılığımı Geliştir" eğitimine katıldım. Eğitimleri oldukça seven biriyim. Mutlaka ki bir yararı olur diye düşünüyorum. Özellikle interaktif geçen eğitimler, katılımcıların birbirleriyle fikir alışverişinde bulundukları çok daha etkili ve güzel oluyor. 

Bir de şuna inanıyorum; her bir katılımcının eğitimden aldığı şey beklentisiyle, bakış açısıyla ilintili oluyor. Dolayısıyla da eğitim üzerine yazarken, konuşurken bu noktadan yola çıkılıyor. Eğitimi bir gökkuşağı gibi düşünürsek herkes kendine bir renk seçiyor. Keşke katılımcı olan herkes seçtiği renkten bahsetsede hem diğer katılımcılar hem de katılmayanlar da faydalansa. 


Eğitimde çocuğun yeteneğini keşfetmek ve yaratıcılığını geliştirmek için neler yapılabileceğinin üzerinde durulmadan önce; çocukların doğal olarak, doğuştan getirdikleri yeteneklerini anlama üzerinde duruldu. Her zaman üzerinde durulan ve gerçekten çok önemli bir nokta yine gündemi oluşturuyordu: Çocuğunu Tanımak. Aslında çocuğunu tanımak kadar kendini tanımak da çok önemli. Bu eğitim sırasında bana kalan, inandığım  görüşü pekiştiren şeylerden biri de bu oldu Çocuğunuzun doğuştan getirdiği yeteneği bilirseniz doğal olarak onu geliştirebilirsiniz. İşte bu noktada tanımlamalar ve kategoriler devreye giriyor. Pınar bize bu kategorilerden bahsetti ve örnekler verdi. Herkes kendi ve çocuğu adına verilen kategorilerden birşeyler buldu. 


Benim gökkuşağından seçtiğim ve aklımda yer eden ve hatta beni aydınlatan kategori Yüksek Enerjili Çocuklar kategorisi oldu. Yapılan tanımlamaların hepsi Aren'e uyuyordu. Her bir kategoride durduk ve üzerine konuştuk.  O kategoriye ait çocukların yetenekleri neler olabilir ve nasıl geliştirilebilir diye.  Aren'in enerjisi bol bir çocuk olduğunu biliyordum; aslında bunu bilmeye gerek yok, bakınca herşey ortada; ve fakat bunun bir tanımı olduğunu bilmiyordum. Bunun için yapılmış binlerce araştırmadan, makaleden habersizdim. 


Eğitim anlayışıma geri dönersek; verilen eğitimler siz de bir ışık yakıyorsa, birşeyleri farketmenize, anlamlandırmanıza vesile oluyorsa bence başarılı geçmiş demektir. Gerisi size kalır. Yani aslında eğitimler birer beyin jimlastiğidir. İçinizdeki, kafanızdaki odacıklarından birinin kapısını aralıyor ve sizin oradan içeri girmenize vesile ise çok iyi bir eğitim almışınız demektir.  


Benim için böyle oldu; çocuğum için zihnimde uçuşan fikirlerin, görüşlerin sıfatların bir şemsiye altında toplanmasına yaradı. Evet benim çocuğum Yüksek Enerjili Çocuk kategorisindeydi. Eğitim akşamı ve dün Yüksek Enerji'li çocukları, davranış biçimlerini, onlara nasıl yaklaşılması gerektiği üzerine tam tamına 110 yazı okudum (Evet hepsini saydım. Ve evet ben iflah olmaz bir araştırmacıyım) Ve kazı gezisine çıkmış; eşelediği, titizlikle kazdığı alanda karşılaştıkları karşısında gülümseyen, mutlu olan arkeolog misali okuduğum yazıların çoğunda aynı hisle sırıttım. 


Velhasıl; eğitim sonrasında güzel bir yemek masasında dostlarla, arkadaşlarla yenilen bir yemekten sonra kendinizi nasıl mutlu, enerjik ve doymuş hissederseniz öyle hissettim. Elbette buna aracı olan eğitim kendisi kadar oradaki insanların ve mekanın enerjisinin de etkisi vardı. Yanımda Evrim otururken farklı hissetmek ne mümkün aslında :)....

Yüksek Enerjili Çocuklar'la ilgili özel bir yazı dizisi yazmaya karar verdim; ama bunun için okuduklarımı sindirmek, biraz daha araştırma ve gözlem yapmam gerekiyor



Not: İnternet annelerinin inanılmaz güzel bir uygulaması var; bu eğitimlere internet üzerinden hatta akıllı telefonlarınızdan online olarak katılabiliyorsunuz. Detaylı bilgiye info@internetanneleri.com adresinden ulaşabilirsiniz. 

11.02.2013

Eğlenerek Kitap Okuma



 Biliyoruzki çoçukların hayatı oyun üzerine kurulu. Bir çocuğu derinlemesine anlamak için oyun oynamak gerekiyor ve oynarken gözlemlemek; bir çocuğu tatmin edebilmek, onu ruhen doyurabilmek için de onunla oynamak gerekiyor. Sanırım bu uzun yıllar böyle sürüyor. Henüz 16 aylık olan oğlumda gözlemlediğim; ruhumuzu teslim edene kadar onunla oynadığımızda ona tamamen konsantre olduğumuzda tatmin oluyor ve birden bire son derece uyumlu bir çocuk haline geliyor. Oynamak istemediğimizde, geçiştirdiğimizde, onunla oynuyormuş gibi gözüküp bir yandan da başka şeylerle ilgilendiğimizde mızmız, uyumsuz ve hırçın bir çocukla karşılaşıyoruz. 

Kitap okuma alışkanlığı benim hassas olduğum konulardan biri. Biliyorum, bazı çocuklar kitap okumayı sevmiyor, ilgi alanları bambaşka. Ama ben bu konuyu kaderine bırakmak yerine biraz üstüne gitmeyi düşünüyorum. Kitap okuma alışkanlığının erken yaşlardan kazanılmasının önemine inanıyorum. Elbette kitabı eline tutkalla yapıştıracak değilim:), ama tüm yolları deneyeceğime de eminim. Şimdilik ilgili gözüküyor; özellikle son 1 aydır oku diye getiriyor ve bitene kadar da ilgili davranıyor. Fazla üzerine gidilen her konunun ters teptiğini de iyi biliyorum dolayısıyla baskı yapmadan bu alışkanlığı da oyun yoluyla kazandırmak istiyorum.

Kitap okumayı da eğlenceli hale getiren, oyuna çeviren bir uygulama gördüm ve paylaşmak istedim. Sanırım bu uygulama için çocuğun 2 yaş ve sonrası daha uygun ama Aren'le birlikte neler yapabiliriz benim aklımda şimdiden birşeyler canlandı. 

Oyunun orjinal adı:“Is it in the book?” Türkçe'ye "Kitabın İçinde mi?" diye çevirebiliriz sanırım. Bu aktivite eğlenceli olmasının yanısıra, çocuğun dikkatini yoğunlaştırmasına da yarıyor, bir yandan da hem kelime haznesini geliştiriyor hem de okuduğunu anlama ve kavramasına vesile oluyor. 

Nasıl mı oynuyoruz: Önce kitabı okuyoruz elbette :) Sonra evin içinde  kitapta geçen nesneleri bulmaya çalışıyoruz ve hepsini toplayıp masaya koyuyoruz. Sonra kitabı tekrardan açıp evde bulduklarımızla kitaptakileri eşleştiriyoruz. Bir başka sefer kitaptaki renklerle aynı renkteki objeleri bulma oynanabilir veya kitaptaki nesnelerin sayısı kadar nesne bulma. Örneğin kitapta kırmızı bir hayvan vardır buzdolabına gidip kırmızı bir meyve secilebilir. (Tamamen yazarken uydurdum :) )
Bu oyun geliştirilebilir ve farklılaştırılabilir. Mesela tüm objeler bir kutuya koyulup, tek tek çocuğa sorulabilir. Bu kitapta var mıydı? çocuk da bağırır Evettttt :) hangi sayfadaydı bulalım gibi. 
Aynı zamanda benim kişisel olarak da çok sevdiğim bir başka kitap okuma oyunu kendi hikayeni oluşturmaktır. "Story Board" yapma yani. Bunu  çıkartmalarla rahatlıkla yapabilirsiniz. Kocaman bir kağıda çeşitli çıkartmaları hikaye oluşturulabilecek şekilde yapıştırılabilir, bunu yaparken çocuğunuzla konuşabilir onun hayal gücünün gelişmesine, işlemesine de vesile olabilirsiniz. Yine çıkartmaları okuduğunuz bir kitapta aynısını bulup yapıştıtabilirsiniz. Ee bir sürü çıkartma kitabı var zaten diyebilirsiniz öyle hazıra konma yok :) Kendi çıkartma kitabını kendin yapacaksın. Laf aramızda şu yaşa geldim çıkartma kitapları hala benim en sevdiklerimdir; Arene aldım ama kendisi henüz çıkartmaları yemekle daha çok ilgilendi ben de hepsini kaldırdım. Fakat yemek yemeye yanaşmadığı, masasında oturmak istemediği dönemlerde masasını çıkartmalarla donatıp hadi hepsini çıkar bakalım deyip vakit kazandığım ve o orada yemek yedirdiğimde çok oldu itiraf ediyorum :)


Sanırım çocukla ne yapıyorsak yapalım işin içine oyun katmak herşeyi oyun olarak görmek gerekiyor, o zaman çocuklar daha çok anlaşıldıklarına inanıyorlar dahası eğleniyorlar. Pınar Mermer Renkliadada vereceği Oyuncu anne-babalık eğitimi 4 gözle beklediğim eğitimlerden biri. Hele bir gideyim, öğreneyim burada da öğrendiklerimi paylaşırım. 

Herkese çocuğuyla zevklei heyecanla oyun oynadığı bir hafta dilerim. Hadi bakalım kitapları açalım aman içinde mutfak ve banyo malzemeleri geçen bir kitap seçmeyelim malum zaten iki alanada pek meraklılar bütün eşyalar eve saçılmasın ;)






5.02.2013

Çocuklu Hayatın Sihirli Cümlesi: KABULLENME





Çocuğunuz markette kendini yere atıyor, veya evde  oyuncaklarını yere fırlatıyor,olmadı kapıları çarpıyor.... Peki  bu pek de hoş kabul edilmeyen davranışlarla başa çıkmak için ne yapacağız?  Hadi gelin tüm metodları, onlara öğretmemiz gerekenleri bir kenara bırakalım ve tek bir kelimeye odaklanalım:


Kabullenme

Bu cümleye bayılıyorum. Bir çok nedenle kalbimde tam da yerini buluyor. Ebeveynlik hayatımızda kontrol edemeyeceğimiz, değiştiremeyeceğiz o kadar çok şey oluyor ki. Çok uzun zaman önce çocuğumu kontrol etmenin gereksiz olduğunu kabullendim. 
 Aslında günlük hayatımızda ve uzun vadede sorun olan şey karşımızdaki insana saygı duyarken kendi içimizde sakin ve uyumlu olamamamız. 

Ebeveyn olarak karşılaştığımız sorunlarda ilk adım olarak kabullenmeyi seçersek çok uzun bir süre durumu idare edebiliriz. Diyelim ki çocuğunuz öfke nöbeti geçiyor, birşeyleri atma,kırma eyleminde yani kısacası hoş olmayan davranışlar sergiliyor bu durumda yapabileceklerimiz: 

Çocukların limitleri olduğu kabullen
Çocukların ihtiyaçları olduğunu kabullen
Çocukların bu ihtiyaçlarının bazen karşılanamadığını kabullen
Çocukların arada delirebildiğini,sinirlendiği, kızdığını kabullen
Çocukların bazen taşkın, çok sesli vb olduğunu kabullen.
Çocukların bizim nedenlerimizi niçinlerimizi zorlayacağını kabullen
Çocukların kendi duygu ve düşünceleri olduğunu kabullen 
Çocukların kendi duygu ve düşüncelerini dışavurmaya ihtiyacı olduğunu kabullen 
Çocukların bu davranışlarının gelişimleri açısından doğal olduğunu kabullen 


Tabii ki bu, karmaşaya izin vereceğimiz veya fazlasıyla hoşgörülü olacağımız anlamına gelmiyor. Aksine bu çocuklarımız için belirli limitler ve prensipler doğrultusunda güvenli alanı yaratmaktan bizim sorumlu olduğumuz anlamına geliyor. Çocuklarımızın ihtiyaçlarından haberdar olmalıyız ve bu ihtiyaçları için önceden adım atmalıyız. (Bu arada çocukların ihtiyaçlarıyla istekleri arasında çok büyük fark vardır). Tüm bu gürültücü halleri ve taşkınlıkları için onlara fırsat vermeli ve bu güçlü duygularıyla nasıl başa çıkabileceklerini onlara öğretmeliyiz. 

Çocuğunuzun bağırması, çağırması, delirmesi, birşeyleri fırlatması, birini ısırması, saçını çekmesi bunların gerçekten hiçbir önemi yok... Böyle durumlarda onlara öğretebileceklerinizden, verebileceklerinizden çok daha önemli birşey var o da onları böylece oldukları gibi KABULLENME. Onların bu halleriyle kabullendiğimiz anda, ne hissettiklerini neyle mücadele ettiklerini anladığımızı ve bunu hissettirdiğimiz anda işte tam da o anda gerçekten yol alabiliriz, onlarla anlaşabiliriz, iyileştirebiliriz ve iletişime geçebiliriz. 

Demiş bilir kişi... Hislerime tercüman olunca, tercüme etmeden olmazdı. Bırakın çocukları bir yana, kendi ilişkilerinizi gözden geçirin ne zaman anlaşmaya, orta bir yol bulmaya yanaşırsınız; anlaşıldığınızı dahası olduğunuz gibi kabul edildiğinizi hissettiğiniz zaman öyle değil mi? İşte bu! çocuklarımızın bizden tek beklediği şey de bu aslında. Anlaşılmak ve oldukları gibi kabul görmek. Peki biz çoğu zaman ne yapıyoruz; hep bir değiştirme çabası içindeyiz hep birşeyleri öğretme çabası içinde.

Belki de ebeveny olarak yapmamız gereken tek şey çocuklarımızı oldukları gibi KABULLENMEK.  Hep diyorum zor çocuk değil hiçbiri o zor diye adlandırdığımız davranışları bize zor kabullenemiyoruz çocuğumuzun bağırmasını, çağırmasını, isyankar olmasını. Kimbilir belki de çocukken bizi de böyle kabul etmedikleri içindir. Hepimiz az biraz belki de çokca kendimizi utanmış sıkılmış hissetmiyor muyuz böyle durumlarda. İşte sorun da bu zaten. Sorunun kaynağını çocukta değil kendimizde aramalıyız çoğu zaman.

Hem sadece başkalarının arasına karıştığımızda değil bazen evimizde 4 duvar arasında da çocuğumuzun bu davranışlarına tahammül edemiyoruz ve acaba bu çocuğun birşeysi mi var diyoruz, anormal mi, saldırgan mı yoksa yoksa..... Hani bazen çok çocuklu insanlara özeniyoruz ya yani ben özeniyorum işte bu insanların en büyük başarısı KABULLENME. Çocuğunun ağlamasını kabullenme, hırçınlıklarını kabullenme, taşkınlıklarını kabullenme. Bunları sakince gözlemleme o anda sakin kalabilme. Bunu başarabilmeyi çok isterdim ben çok hem de.

Kendimizi iyileştirmeden çocuğumuzu iyileştiremeyiz. Çocuğumuzun gelişimin doğal bir parçası olan bu tip durumlarda belki de yapmamız gereken kendimizi sevmektir önce kendi çocukluğumuzu iyileştirmektir sonrası çorap sokuğu gibi gelir zaten öyle değil mi?

Uyum ve sakinlik içersinde kalabildiğimiz günlerimiz olsun. Dinimiz amin (İçime Nohut Adam Fırat kaçtı :))